Nasıl bu kadar hızlı buralara geldik bilmiyorum ama yılın o zamanlarındayız, son haftasında, geri dönüp bütün yılı değerlendirme zamanının geldiği andayız. Şu an bu satırları Brüksel’den yazıyorum. 2023, benim oturup düşünüp değerlendirdiğim beşinci sene olma özelliğini taşıyor. 2019’da başlayan bu ‘kendim olma macerası’ dediğim şeyin de beşinci yılı bitmiş oldu böylelikle.
2023 kişisel tarihimde yaşadığım en önemli yıllardan biri olarak yerini alacak. Beni daha çok ben yapan, kendi sınırlarımı keşfetmede önemli adımlar attığım, kendime olan saygımın tahmin etmediğim ölçüde arttığı, zorlu ve öğretici bir yıl olarak göreceğim hep 2023’ü. Hatta şakayla karışık Elvan 4.0 dönemi olarak adlandırıyorum, öyle bir güncelleme yarattı çünkü bende.



Geçtiğimiz yılların yazılarını okurken her sene ‘benim için birçok şey filtrelendi’ cümlesini kullandığımı fark ettim. Bu sene ise bu bambaşka bir boyuttaydı benim için. Ne istediğinizi her zaman tam olarak bilemiyor olduğunuz zamanlar olsa bile ne istemediğinizi netleştirdiğinizde öyle seçici bir insan oluyorsunuz ki, bunun bir sınırı var mı bilmiyorum. Karakter olarak zaten çok seçiciyim, artık bu hayatımın her noktasına yansımış durumda ve her şeyde nitelik nicelikten çok daha önemli. Yine de bu beni bazen düşündürüyor, çünkü bu seçicilik size dünyanın sunduğu şeylerin sayısını azaltıyor. Ama sunduğu şeylerin niteliği çok yüksek olduğu için günün sonunda kazanan yine siz oluyorsunuz. Bu konuda son zamanlarda biraz fazla düşünüyor olabilirim, siz bana bakmayın.
Bu senenin en önemli odak noktalarından biri yine son yıllarda olduğu gibi insan ilişkileri oldu. Sanırım benim kendimi en iyi tanıdığım alan, kendimle ve hayatla ilgili şeyleri en iyi öğrendiğim alan bu. O yüzden önümüzdeki yıllarda yine aynı şeyleri söyleyeceğimi düşünüyorum. Bunun oldukça güçlü yanlarımdan biri olduğuna inanıyorum. İnsanları gözlemlemeyi çok seviyorum. İnsanlarla olan ilişkilerimde kendimi tanımayı da çok seviyorum. Türünden ve süresinden bağımsız olarak her insanla her ilişki, bize farklı bir yönümüzü gösteriyor. Aile, arkadaş, romantik ilişkiler, ne olursa olsun her insanla bağımız biricik, özel ve eşsiz. Ve günün sonunda, sevdiğiniz insanlarla çevrili olmak öyle paha biçilemez bir şey ki, bunu hiç unutmamak, bunu normalleştirmemek, kıymetini her şeyden çok bilmek gerekiyor.
Bu arada yazının en önemli kısmı, sizin de en işinize yarayacağını düşündüğüm kısım dersler kısmı. Orayı es geçmeyin derim. Her bir ders, yaşayarak, görerek, gözlemleyerek bizzat öğrenilmiş, içime işlemiş şeyler. Bu seneninkiler zorluydu. Eminim kendinizden bir şeyler bulacaksınız.
Upuzun bir giriş yaptıktan sonra tek tek aylara bir göz atalım. Sonra bakalım bu sene neler öğrenilmiş, ne dersler çıkarılmış, o da en sonda.
İçindekiler
Ocak
Ocak ayı, benim için başlangıçlar ayıdır. Beş sene önce bu blog kararı da ocak ayında verildiği için, benim için özel yeri var. Bu sene ocak ayında işle ilgili yeni başlangıçlar ve ivmelenme, ayın en güzel haberleri arasındaydı. Ocak ayında en sevdiğim insanlar arasında olan Uğur, Eda ve Ahmet’in doğum gününü kutladık. Yılın ortasından itibaren, insanın arkadaşlıklarının ne kadar önemli olduğunu tekrar bu kadar iyi anlayacağımı bilmiyordum o anlarda.



Yeni yıla sevdiklerimle birlikte girdim yine. Oldukça keyifli bir ev partisi yaptık. Yeni yılda inanılmaz bir plan yoksa dışarıda olmayı sevmiyorum. İnanılmaz plan elbette ki seyahat veya festivaldir benim için, hep söylerim.



Genel olarak ocak ayının odağı iş, davetler, çekimler, doğum günleri oldu sanırım. Ayın son iki gününde iş için Kayseri’ye gittim, oradan da şubat başında Gaziantep’e geçtim.



Şubat



Şubat ayının ilk gününde çekim için Gaziantep’e geçtim. Orada iki gün kaldıktan sonra Malatya’ya, oradan da Kayseri’ye geçtik. Kayseri ve Gaziantep’e daha önce gitmiştim ama Malatya’yı ilk kez ziyaret ettim. Nerede olursa olsun farklı kültürlerle tanışmayı ve gözlemlemeyi çok sevdiğim için oldukça keyifli geçen bir iş seyahati oldu benim için. Özellikle Türkiye’nin yemek kültürüne bayılıyorum. Gerçekten o kadar zengin bir mutfağımız var ki, keşfetmekle bitmez. Gaziantep yemekleri arasından soğan kebabı ve ayvalı cevizli nar ekşili lahmacunları yeni favorim oldu. Malatya’da ise kiraz yaprağı köftesi dedikleri, kiraz yaprağına incecik sardıkları bulgur, erik ekşisi, yoğurt ve üzerine karamelize soğan ile hazırlanan o yemeği hiç unutmayacağım, onlarca tabak yemişimdir iki günde. Türk mutfağının en sevdiğim şeylerinden biri haline geldi anında. İç Anadolu mutfağı ise Türk mutfağında kendimi en az yakın hissettiğim olabilir çünkü diğer bölgelere kıyasla çok fazla hamur işi tüketiliyor ve ben birkaç tanesi dışında öyle çok da hamur işi seven biri değilim. Oranın da yıldız yemekleri elbette yağlama, mantı ve pastırma oldu, mantıyı çok severim, yağlamayı ilk kez yedim, ama pastırma tam benlik bir şey değil, ama orada yediklerimiz gerçekten çok iyiydi. Ayrıca Türk misafirperverliği, gerçekten en iyi özelliğimiz olabilir. Gaziantep’te de, Malatya’da da, Kayseri’de de öyle güzel karşılandık, öyle güzel ağırlandık ki bu gerçekten kültürümüze işlemiş eşsiz bir şey.



Yemekler, güzel insanlar, yeni deneyimler derken kimsenin hiç beklemediği bir felaketle karşılaştık. Malatya’da çekimleri bitirip buzlar ve karlar arasında Kayseri’ye geçmiş çekimlerimize devam ediyorduk, gece 04.30 sularında ne olduğunu anlamadan uyandım. Odada tek başımaydım ve elbette ki deprem olmasını beklemiyordum. Öyle sallanıyordu ki, odadan tutunarak çıktığımı hatırlıyorum. Bütün otel giriş katına indi ve dışarısı eksi derecelerde, yerler buz tutmuş, herkes dışarıda, inanılmaz kar yağıyor ve kimse haliyle binaya girmek istemiyordu. Orada bir-iki saat geçirdikten ve neler olduğunu az çok öğrendikten sonra büyük korkularla odalara çıktık. Ertesi gün Ankara’ya dönmeye karar verdim, ekip İstanbul’a dönecekti, hava nedeniyle bütün uçaklar iptaldi. Sonra öğlen yine aynı büyüklükte bir deprem oldu, bu kez Altındede Fırın’da kahvaltı ediyorduk, deja-vu, önceki gece gibi yine bir yerlere tutunarak kendimizi dışarı zor attık. Öyle garip bir durum, öyle bir korku anı ki düşünemiyorsunuz. Bütün sisteminiz kilitleniyor. Bütün herkes en az sizin kadar korku içinde. Kayseri’de sokaklar bomboşken bir dakika içinde bütün trafik kilitlendi, bir şey olsa şehirden çıkmak da imkansızlaşabilirdi. Bir şekilde ne yapacağımı bilemeden bir-iki saat sonrası için Ankara’ya bir otobüs bileti aldım, oldukça korku dolu bir yolculuktu çünkü öyle kar yağıyor ve öyle buz vardı ki bütün yollarda, normalin iki katı sürede vardık Ankara’ya. Epey bir süre gece tek başıma kalamadım. Depremden bir gün önce Malatya’da olduğumu düşünmek beni daha da kötü hale getiriyordu. Ben herhangi bir zarar görmeden atlattım, ama bu şoku bir süre yaşadım, gerçekten zarar görenleri hiç ama hiç hayal edemiyorum. Söylenecek, kızacak çok şey olan, ama söylenen şeylerin çoğunun da boş olduğu bir durum bu.



Şubatın devamı bol bol çekimle ve işle geçti, psikolojik olarak hepimiz için yorucuydu.
Mart
Mart ayında çok özlediğim Barselona’ya kavuştum. Barselona, vibe olarak kendime en uyumlu hissettiğim şehirlerden biri olmuştur hep. Renkli, canlı, hareketli. Oldukça güzel birkaç gün geçirip şehrin yine altını üstüne getirdim, deniz ürününe doydum, okudum, yazdım, çizdim, zihnimi topladım. Günübirlik Dali’nin şehri Figueres’i de görmüş olduk.






Barselona’dan Dublin’e geçtik. Barselona’nın sıcacık ve güneşli havasından sonra, Dublin’in rüzgarı ve bulutları ile karşılandım. Dublin bana bir şekilde kendini sevdiren bir şehir, bunda Guinness’in, kitapçılarının, yeşil rengin, parklarının, ve şehirde her yere yürüyebiliyor olmanın büyük etkisi var. O kadar güzel kitapçıları, o kadar güzel sakin cafeleri var ki, birbirinden güzel kitaplarla saatlerimi geçirdim buralarda. Dönerken bütün bavulu kitapla doldurdum. Barselona’da tonlarca yemek yemiş olmamın verdiği motivasyonla, Dublin’de uzun kalacağım için spora da gittim.



Barselona gezi rehberi ve Barselona yeme içme rehberi ise tabii ki hazırda duruyor.
Dublin ile ilgili okumak isterseniz de: Dublin gezi rehberi, Dublin yeme içme rehberi, Dublin barları ve Dublin kitapçıları olmak üzere dört ayrı rehber tabii ki Elvanınız tarafından hazırlandı.
Nisan



Nisan ayının ilk haftası da Dublin’de geçti. Bu kez Dublin’in rüzgarı ve yağmuru yüzünden öyle bir üşüttüm ki, sinüzit oldum. Normalde olduğum bir şey de değil, son haftayı resmen uyuyarak geçirdim. Sonrasında toparlanıp Türkiye’ye döndük ve aslında bu ayla itibaren hayatımın yeni bir dönemine girdiğimi söyleyebilirim. En azından bir süreliğine.






Nisan ayının bir kısmı Dublin’de, bir kısmı Ankara’da, bir kısmı da İstanbul’da geçti.
Mayıs



Mayıs ayı oldukça kaotik bir ay oldu, hem benim için hem Türkiye için. Mayısın başında İstanbul’daydım, sonra seçim için Ankara’ya geldim. Seçim sonrası travması yaşayan kaç millet vardır bilemiyorum, sonraki gün çalışıyordum ve o kadar zor, o kadar düşük motivasyonla yaptığım bir çekimdi ki anlatamam, normalde işini çok çok seven ve her seferinde heveslenen biriyimdir. Seçimin bir sonraki haftasında doğum günümü kutladık, Hozho ve Oliver Koletzki dinledik. Diğer hafta ise kardeşim evlendi, gelinin kız kardeşi olarak düğünde olmak ilginçmiş. Mayıs her hafta sonunun dolu olduğu, hafta içi de aşırı yoğun bir çalışma temposunda olduğum, oldukça dolu bir ay oldu benim için.






Haziran
Karışık bir mayıs ayının sonrasında, haziranın ilk günü İstanbul’a gittim. Haziranın ikisinde Astrix’in İstanbul’da konseri vardı, tabii ki kaçırmayacaktım. Oldukça keyifli bir pre-party, Astrix konseri ve after party yaparak yaza merhaba demiş olduk.



Ne zaman bir şeyden sıkılsam, ne zaman daralsam, tek başıma seyahat etmek bütün havamı değiştirir. Tek başıma bütün gün dolanmak, hiç bilmediğim yerlere gitmek, yazmak, okumak, etrafımı gözlemek beni bir anlamda sıfırlıyor ve fabrika ayarlarıma döndürüyor. Kopenhag ve Malmö, bu açıdan bana çok iyi geldi. Üzerine yazdığım notları burada ve şurada bulabilirsiniz.



Kopenhag’ı çok çok sevdim, sadeliğini, sakinliğini, ölçülülüğünü, ışığını, parklarını… Gerçekten huzur içinde etrafta dolaştığım bir seyahat oldu. Malmö’nün kütüphanesine aşık oldum. O kadar sade, o kadar güzeldi ki şehir kütüphanem olsa her gün orada çalışırdım. Genel olarak çok keyif aldığım, kendimle kaldığım, kendimi dinlediğim bir seyahat oldu. Zaman zaman yalnız kalmak beni gerçekten kendime getiriyor, zihnim berraklaşıyor.






Seyahat sonrası İstanbul’a döndüm, oradan Ankara’ya geçtim ve bolca çekim yaptım. Bayramda tekrar İstanbul’a döndüm, bayramları tatilde değil de İstanbul veya Ankara’da geçirmeyi çok seviyorum, özellikle İstanbul olması gerektiği kadar kalabalık oluyor. Herkes tatildeyken şehirde olmayı, herkes şehirdeyken tatilde olmayı hep sevmişimdir.



Temmuz









Temmuz ayı da Ankara – İstanbul – Kapadokya – Kayseri arasında işlerle geçti. Temmuz ayını aynı zamanda Ozora’ya hazırlık ayı olarak ilan ettiğim için ay içinde 20 kez spor challenge belirlemiştim, başardım. Cihan hocama burdan tekrar teşekkürlerimi iletiyorum. Aynı zamanda bu ay içinde detoks niyetiyle alkol de tüketmedim, festivale iyice sağlam gideyim diye. O da başarılı oldu. 29 Temmuz’da karavan kiralamak ve oradan festivale geçmek üzere Viyana’ya uçtuk, festivale ulaştık ve geçen sene çok sevip özlediğim, hevesle beklediğim Ozora’ma kavuşmuş oldum.






Ağustos
Ağustos ayının ilk haftası Ozora’da geçti. Festival muhteşemdi. Geçtiğimiz sene de çok güzeldi, fakat bu sene hem geçen senenin deneyimi, hem karavan, hem ekibimiz şahaneydi. Gittiğim zaman ait olma hissini bana yaşatabilen, tamamen kendim olabildiğim ve bunun tuhaf karşılanmadığı bir gerçeklikte var oluyor olmak, insanı çok hafifletiyor. Bir hafta on gün internetten, iletişimden uzak kalmak, sadece oradaki insanlarla iletişimde olmak, anı yaşamak, birlik olduğunu hissetmek, bütünü hissetmek insanın kendi gerçekliği ile tekrar bağ kurmasını sağlıyor. Böyle deneyimler sonrasında değiştiğime ve bazı şeylere hiç bakmadığım açılardan bakmaya başladığıma inanıyorum. Festivaller, eğlencenin ötesinde insanı dönüştüren deneyimler. O yüzden hazır olan herkes en az bir kere yaşamalı.



Ozora’yı merak ediyorsanız, Ozora Rehberi ve Ozora 2023 yazılarında buluşalım.



Harika bir festival geçirdikten sonra İstanbul’a döndük ve işte yılın tam da burasında her şey karışmaya başladı. Nasıl özetlesem bilemiyorum, çok da detaylandırmak istemiyorum ama kısaca şunu söyleyebilirim, bazı yaşanan şeylerin siz her ne kadar başta ona inandırılsanız da sizinle ilgisi olmuyor, insan karşısındakini sadece kendini sevebildiği kadar, sadece kalbini açabildiği kadar, sadece öğrendiği, yetiştirildiği kadar, duygusal olgunluk seviyesi kadar sevebiliyor. Ve bütün eylemlerin sonuçları olduğunu kabul etmeden veya umursamadan, hayatınızdaki insana zarar vereceğini bile bile yaptığınız şeyler bir gün ortaya çıkıyor, kibirden gözleriniz körleşebiliyor, siz ne kadar karşınızdakini manipüle etmeye çalışsanız da kötü niyetinizle baş başa kalan siz oluyorsunuz. O yüzden, kendinizle bütün olduğunuz kadar sevebilir, ilişki sürdürebilir, dürüst, iyi niyetli olabilirsiniz. Kendinize bile sağlayamadığınız şeyleri kimseye sağlayamazsınız. Karmaya inanan biri olduğum için bile bile yapılan hiçbir kötülüğün, bile isteye kırdığımız hiçbir kalbin bizim yanımıza kalacağına inanmıyorum. Ama öyle, ama böyle, iyilik de kötülük de bize hiç beklemediğimiz zamanlarda geri dönüyor. Hele ki bile bile yapılan kötülüklerin nasıl karmalar yaratacağını düşünmek bana düşmüyor. İnsanın önce kendine hesap verebilmesi gerekiyor.



Ozora dönüşü hastalandım, İstanbul’da iki hafta geçirdim, Vini Vici ve Infected Mushroom konserine gittim ve sonrasında Ankara’ya döndüm. Ağustos ayı, her sene bana sürprizler getirir. Bu sene de bu gelenek bozulmadı.
Eylül



Eylül ayı benim için oldukça zor geçti. Belirsizliklerden kimse hoşlanmaz, ama bu belirsizlik hayatınızın odak noktalarından biriyse iyice sinir bozucu oluyor. Psikolojik olarak bu kadar yıprandığım bir dönem olmamıştı. Yeri geldi rutinlerimi bile uygulayamadığım günler geçirdim ki anksiyetesi yüksek olmayan, dengeli biriyimdir genelde. Ve böyle zamanlarda, insanın arkadaşlarının ne demek olduğunu daha iyi anladım. Öyle güzel arkadaşlar edinmiş, öyle güzel insanlarla çevrelemişim ki kendimi, destekleri unutulacak gibi değil. İnsanın hem her şeyini anlatabileceği, hem gülebileceği, hem ağlayabileceği insanlar olmalıymış hayatında, bunun kıymetini gerçek anlamda anladığım bir ay oldu eylül. Ay boyunca Ankara’daydım, herhangi bir şekilde seyahat planlayacak kadar toparlayamadım zihnimi. Ayrıca bu ay yıllarca ertelediğim araba kullanma meselesini de çözmüş oldum, her konuda işim oldukça kolaylaştı.



Ekim
Ekim ayı da eylülün devamı gibi olacaktı ki, buna bir dur demek gerektiğini düşünerek hızlıca bir toparlanma kararı aldım. Yaşanan şeylerin üzerini kapatarak iyileşildiğine inanmıyorum, o yüzden mutsuzsanız, üzgünseniz, kırgınsanız önce yaşayacaksınız ki sonra iyileşmeye başlayasınız. Highest highları da lowest lowları da hissedebilen bir insanım ve bunun benim güçlü yanlarımdan biri olduğuna inanıyorum. Eğer o üzüntüyü görmezden gelip, yokmuş gibi davranır, kendinizi iyi hissetmeye zorlar, uyuşturmaya çalışırsanız, sizi hiç beklemediğiniz bir anda yakalayabiliyor. Yaşayın, gitsin. İyileşme sonra başlıyor.






Aldığım belirli kararlar doğrultusunda toparlanmaya başladım ayın başında. Biraz kendinizle kalıp düşününce, farklı farklı arkadaşlarınızın bakış açılarını dinleyince, olayın içinden çıkıp bir adım uzaktan gözlemleyince her şeye daha objektif yaklaşabiliyorsunuz. Bu objektif yaklaşmanın sonucunda da, yaşanan olaylarda sizin payınızın minimum olması veya hiç olmaması, sizi öyle rahatlatıyor ki o vicdan ve iç rahatlığı ile önünüze bakabiliyorsunuz. Diyorum ya, insan önce kendine hesap verebilmeli.



Ekim ayında bol bol yazdım. Zaman zaman içimde çok kelime olur, zaten zihnim çok hızlı çalışır, ekim gerçekten böyle bir aydı benim için.
Kasım



Ekim ayında yaşadığım bu mental toparlanma sonrasında kasım ayı daha da güzel geçti tabii ki. Geçen ay çok yazmıştım, bu ay çok okudum. Gerçekten o kadar çok okudum ki, iş ve spor dışındaki neredeyse bütün zamanımı okumakla geçirdim. Özellikle en büyük ilgi alanlarımdan biri olan psikoloji/psikiyatri kitaplarına gitti elim. İlişkiler üzerine okudum da okudum. Eğer bu alanda okumak istiyorsanız Engin Geçtan, Erich Fromm, İletişim Yayınları’nın psikoloji serisi, Victor Frankl gibi birkaç isim verebilirim. Biliyorsunuz ki içi boş ‘kişisel gelişim’ kitaplarına karşıyız.






Kasım ayının bir güzel yanı da çok iyi spor yapmam oldu tabii. Yıl boyunca spor yaptım elbette ama kasım ayında bu düzen tam olarak istediğim gibiydi. Zaman zaman düzen şaşabiliyor, ekim – kasım – aralık tam rayındaydı her şey. Bol bol poi çevirdik Ferhan’la. Ayrıca ay boyunca sıcak şarap, apple crumble, çorbalar, bowllar gibi hem kış lezzetleri, hem de sağlıklı şeyler pişirdim. Gingerbread cookie sezonunu açtım. WSET şarap eğitimine başladığım için bolca şarap içilen bir ay oldu.
Aralık
Aralık ayı benim için yine kasım ayının devamı olarak bol sporlu, bol yemekliydi. Sürprizliydi de aynı zamanda, beklenmeyen zamanlarda hiç beklenmeyen şeyler olabiliyor ve ben sürprizleri, beklenmedik şeyleri severim. Keyifli sohbetlerle, lezzetli yemeklerle, güzel şaraplarla geçirilen güzel kış akşamlarına ev sahipliği yaptı aralık ayı. Ve yıllar sonra tekrar kışı sever oldum. Uzun süre kış insanı olduğumu düşünmüş, sonra yaz insanı olmuştum, şimdi yazı da kışı da çok severek bu ikisini birleştirdim, böylece yılın her zamanını ayrı sever hale geldim.






Ağustos – eylül aylarında yaşadığım kaotik ruh halinden kendimi çıkardığımda, aldığım kararlar, verdiğim tepkiler, yaptığım değerlendirmeler üzerine kendime olan saygım, hiç olmadığı kadar arttı. Bunun üzerine kendime olan sevgim de aynı ölçüde artmış oldu. O kısa süreli güvensizlik halini de üzerimden atarak, kendime dönmenin ötesinde, mevcut halimin bir üst seviyesine ulaşarak, şakayla karışık söylediğim Elvan 4.0 dönemini başlatmış oldum. Artık mottomuz: Do no harm, take no shit. Her şey bu kadar basit aslında.



3 ay aradan sonra tekrar seyahat ettim. Bu üç ay dışında aynı şehirde üst üste belki on gün kalmışımdır, o kadar hareketli bir yıldı. Bu kez resmen seyahat etmeyi unutmuş gibiydim, tuhaf bir seyahat anksiyetesi yaşadım bir gece öncesinde. Rutinlerime bağlı kalmakla hareketli bir hayat yaşamak arasında gidip geliyorum. İkisini de aynı ölçüde sevdiğim ve biri olursa diğeri eksik kaldığı için bu sene bu ikisini aynı anda yapmayı hedefliyorum, Brüksel’de de spora gidiyor olmak bunun için bir adım. Rutinleri bulunduğum yerden sürdürmeyi bu sene daha da iyi yapmayı deneyeceğim. Dördüncü kez Brüksel’de, İrem’deyim. Yeni yıla burada gireceğim. İşimden dolayı (yıl sonları akademik takvimde hep final zamanıdır) izin almam asla mümkün olmadığı için okulda çalışırken hiç yeni yılda yurt dışı planı yapamamıştım. Bu kez yapabildim, bana da değişiklik oldu.






2023 Highlights
Yılın kitapları:
- Dünün Dünyası – Stefan Zweig.
Stefan Zweig’ın kısa hikayelerine bayıldığımı söyleyemeyeceğim fakat bu kitap, onun otobiyografisi niteliğinde. Viyana’nın, Avusturya’nın ve Avrupa’nın 1. Dünya Savaşı öncesindeki, sırasındaki ve 2. Dünya Savaşı zamanındaki halini, bir sanatçının gözünden okumak benim için oldukça etkileyiciydi. Savaş karşıtı duruşu ve hassas karakteri ile dünyada yaşanan bu olayları Zweig’in kaleminden okumak, kitabın konusu ağır da olsa kitabı bence oldukça akıcı bir hale getirmiş. Biz bu kitabı kulüpte okuduk ve en çok seven ben oldum, benim kadar akıcı bulmayanlar vardı, tarihle ne kadar ilgili olduğunuza göre bu durum değişecektir diye düşünüyorum.
- Aşık Olmak – Ayala Malach Pines
- The Island – Aldous Huxley
Bütün kitapları böyle tek tek anlatırsam çok uzun süreceği için (çünkü yazı kısacık görüyorsunuz) 2023 kitapları diye ayrı bir yazı yazabilirim gibi geldi.
Yılın filmi: Öyle çok aklıma kazınan bir film hatırlamıyorum maalesef.
Gidilen ülkeler: İspanya, İrlanda, Danimarka, İsveç, Avusturya, Macaristan, Belçika.
Gidilen konserler ve festivaller: Hozho (Ankara), Oliver Koletzki (Ankara), Astrix (İstanbul), Omiki, Vini Vici & Infected Mushroom (İstanbul), Ozora (Macaristan)
Yılın quote’u: Do no harm, take no shit.
Yılın en sevdiğim yeni yemeği: Soğan kebabı (Gaziantep), kiraz yaprağı köftesi (Malatya), yeni olsun olmasın Barselona’daki bütün deniz ürünlü tapaslar da diyebilirim. Deniz ürünü dediğimiz şeyle yaşadığım aşk bambaşka.
Yılın en çok yapılan yemeği: Sağlıklı bowllar sanırım. Çeşit çeşit bowlla geçti bu sene, özellikle yılın sonu. Bir de deniz ürünlü makarnaya taktım. Ve de fırında tatlı patates.
Yılın highlight yemeği/tatlısı: İçeceği demek istiyorum ve yeni sıcak şarap tarifimden yana kullanıyorum oyumu. Bir de somonum olabilir, lazanyam olabilir.
Yılın mekanı (Türkiye dışı): Ciudad Condal (Barselona)
Yılın Türkiye’de en beğendiğim mekanı: Alaf (İstanbul)
Yılın en güzel ayı: Geçirdiğim değişim ve dönüşüm sebebiyle, aralık



Dersler
Büyük harflerle yazasım geliyor, artık Elvan 4.0 güncellemesi ile birlikte hayatımdaki mottom şu olacak: Do no harm, take no shit. Bile isteye kimseye zarar vermemeliyiz çünkü what goes around always comes back around.
İradeye inanılmaz önem veriyorum. Dünyanın sunduğu her şeyi seven biriyim. Ama bunların kontrolünün bende olması, o zevkler üzerinde hakimiyet kurabiliyor olmam, beni olası zararlardan koruyor.
Eskiden ‘hayatımızın aşkı’ diye bir şey olduğuna, onun öyle ya da böyle karşımıza çıkacağına, ve o karşımıza çıktığında her şeyin hiç sorunsuz mükemmel olacağına inanırdım. Artık inanmıyorum, artık daha güzel bir şeye inanıyorum. Aşk, bir seçimdir, başımıza gelmez. İyi ilişki kendi kendine olmaz, iki kişi birbirini seçer, karşılıklı çabayla, emekle, özveri ile birlikte ilişki yaratılır, büyütülür, geliştirilir.



Değer verdiğim insani erdemler değişti. Dürüstlük, kibarlık, mütevazılık, vicdan, merhamet, özsaygı, kendini sevebilmek, sabır, irade, netlik, hata kabul etmek gibi erdemler, benim için bir insanda en çok saygı duyduğum şeyler haline geldi. Maalesef çağımızda bunlara yeterince önem verilmediği için her insan kendini bu yönlerden geliştirmesi gerektiğinin farkında bile değil.
Her şey öyle geçici ve öyle dönüşüm içinde ki. Bir zamanlar size dünyaları ifade eden şeyler bir anda anlamsızlaşıyor, önceden hiçbir şey ifade etmeyen şeyler ise bir bakıyorsunuz hayatınızın en anlamlı şeylerinden biri olmuş. Bunu bazen kabul etmek zor olsa da hayatın doğal akışı bu.
İletişim kurmayı bilmeyen insanları hayatınızda çok önemli yerlere yerleştirmeyin derim. Sonra çok zor oluyor. İletişimi sadece haklı çıkmak sanma durumu çok yaygın. Açık ve savunmaya geçmeden, dinleyerek iletişim kurabilmek birçok olası problemin önüne geçiyor. Bunu öğrenmek de bir süreç bu arada, herkes doğuştan iyi iletişimci olmuyor ama kesinlikle üzerinde çalışılması ve öğrenilmesi gereken bir şey.

Kıymetini bilmediğiniz şey bir şekilde elinizden alınıyor.
Üstünlük kompleksi ve kibir, gözünüzü kör edebilir, bir anda elinizdeki her şeyi sizden alıp götürebilir. Gözleriniz açıldığında çok geç olabilir. Ego, yönetebilirseniz arkadaşınız olabilir, ipleri eline verirseniz size her şeyi kaybettirebilir. Mütevazı olabilmek, en başta da söylediğim gibi günümüzde yeterince değer verilmeyen gerçek bir erdemdir.
Birine kendi değerinizi kanıtlamaya çalışırken bulursanız kendinizi, o durumu bir gözden geçirmeniz gerekiyor demektir. Bırakın, görmesin. Sizin değerinizi anlayacak insan, zaten kendi anlayacaktır, herhangi bir kanıtlama çabasına gerek kalmayacaktır. Bunu bu arada ne yaparsanız yapın karşıdaki sizi kabul etmeli gibi bir bakış açısından söylemiyorum, don’t be a jerk please. Eleştiri kabul etmeyi, fikrine güvendiğiniz insanlardan feedback almayı ihmal etmeyin ki gerçeklik algınız bozulmasın, kendinizi havalarda görmeyin.
Bazen bazı insanlara fazla geleceksiniz. Fazla olgun, fazla özgüvenli, fazla zeki, fazla nitelikli. O insanların sizin hayatınızda kalmama sebebi siz değil, kendilerini eksik hissetmeleri, korkmaları olacak. Bunu kabul etmek evet kolay değil, ama bunun sizinle hiçbir ilgisi olmayacak.

İnsanın özünün sözünün bir olması, sözünün eri olması o kadar önemli, o kadar saygı duyduğum bir erdem ki. Bir şeyi söylüyorsanız yapın, yapmayacaksanız söylemeyin.
Sözlere değil, eylemlere inanıyorum. Bu yüzden de sözlerin ötesini gözlemlemenin önemini biliyorum.
Enerjim çok boldur, çok da kıymetlidir aynı zamanda. O yüzden enerjimi azaltan hiçbir yerde durmam, hiç kimseyi hayatımda tutmam. Benimle denk enerjiye sahip olmanızı beklemek gibi gerçekçi olmayan bir beklentim olmamakla birlikte (kibir iyi değil falan diyoduk yukarda noldu şimdi) enerjimi düşürecek insanları tespit edebilmek başka bir şey. Siz benim enerjimi düşürmeyin, gerisini hallederiz, benimki zaten bulaşıcı.
İnsanın kendine dürüst olması, kendini gözlemlemesi, neyi neden yaptığını, ne gibi tetikleyicileri olduğunu tespit etmesi gerekiyor. Kendinizi bilme yolculuğu belki de hiçbir zaman bitmeyecek ama ne kadar çabalarsanız, hem o kadar tatmin edici bir hayat yaşarsınız, hem de etrafınızdakilere hayatı zorlaştırmazsınız. Ne tepki verirsek, ne hissedersek, bir adım dışına çıkıp ben bunu neden yaptım diye gözlemlemek, birçok problemin önüne geçiyor.
İnsan doğası, olduğu haliyle kusurlu. Belirli zaafları, yatkınlıkları var. Hata yapmaya müsait. Hatalar hepimiz için. Ama insan bir hata yaptıktan sonra, onun karakterini belirleyen şey o hatanın arkasında nasıl durduğu oluyor. ‘Evet hatalıyım’ dedikten sonra da telafi sürecini nasıl yönettiği önemli. Çünkü bir özür veya kabulü değişim izlemiyorsa, bu sadece bir manipülasyon olarak kalıyor.



İkinci şans vermeyi düşündüğünüz kişinin büyük ihtimalle ikinci şanstan ziyade terapiye ihtiyacı olabilir, ona göre tekrar düşünün. İkinci şans sürecini değişim izlemediği sürece işler eskisinden de kötü olabiliyor.
İnsan sadece hazır olduğu kadar mutlu olabilir. Hazır değilsek kıymetli bir şeyle karşılaştığımızda onu anlamayız ve elimizde tutamayız.
Yaptığımız her seçimin, her aksiyonun, her kararın bir sonucu var. Bunu bilerek hareket etmeliyiz.
Sevdiğimiz her şeyi büyütmek için emek vermek durumundayız. İş, ilişki, çiçek, yetenek, hobi, ne olursa olsun. Emek verilmeyen şey solar. Özellikle insan ilişkilerinde işler bir tarafın emeği ile ilerlemiyor. İki taraflı, dengeli bir emek olmalı ortada.
Kontrolümüz dışında olan şeyleri düşünmeyi de bırakmak lazım ki bize fazladan yük olmasınlar.
İyi öğretmen vardır, ama bir öğretmen ne kadar iyi olursa olsun öğrenciye onun kapasitesi kadar öğretebilir. Öğrenme kapasitesi yüksek biri de, en kötü öğretmenden öğrenebilir. Bu hem soyut hem somut böyle. Birileri sizden bir şeyler öğreniyorsa, bu sizinle değil karşıdakinin öğrenmeye hazır olması ile alakalıdır.



Güzellikleri normalleştirmemeliyiz. Hayatımızdaki insanları, çiçekleri, gökyüzünü, sağlığımızı, seyahat edebilmeyi… Daha birçok örnek verebilirim. Normalleştirdiğimiz zaman kıymetini bilmeyebiliyoruz. Halbuki elimizdeki her şey, her an, her insan o kadar kıymetli, o kadar eşsiz ki.
Hiçbir zaman aşırı tepkileri olan bir insan olamayacağım, karakterim böyle değil. İnsanların terbiyesizliklerini yüzlerine çarpmak yerine ben yine nazikçe söylemeye devam edeceğim. Ve bu terbiyesizliklere karşılık verme ya da intikam alma duyguları yerine, onların hayatımdaki yerine hareketlerine göre karar veren veya duruma göre komple hayatımdan çıkaran bir insan olmaya devam edeceğim. Bazen diyorum daha tepkili mi olsam diye, ama hayır ben gerçekten bu değilim.
Bir insan hem özgüvenli, hem hassas olabilir. Hem çok güçlü hem çok kırılgan olabilir. Hem çok kibar, hem oldukça iyi sınır çizen biri olabilir. Hepimiz içimizde çeşit çeşit zıtlıklarla var oluyor, onları yönettiğimiz sürece ilerleyebiliyoruz.
Kırılganlıklarınızı paylaştığınız insanlar yeri geliyor onları size karşı kullanıyorsa, o insanın hayatınızdan çıkma zamanı gelmiş demektir. Doğru insanlar birbirlerini güçlü yanları kadar kırılganlıklarıyla, insani yönleriyle, zayıflıklarıyla severler.
Verici ve hassas bir insansanız, sınır meselesini daha da ciddiye almanız gerekiyor. Takers have no limits.



İnsanın karşısına o anki enerjisine uygun insanlar çıkıyor. Your vibe attracts your tribe, unutmayın.
Seçimlerimize, neyi neyle takas ettiğimize her zaman dikkat etmeliyiz. Bazı şeylerin geri dönüşü olmuyor.
Birine verebileceğimiz en önemli şey zaman ve enerjimiz. Bu konuda seçici olmak, sizi onlarca adım öne taşıyabilir.
Hayattan istediğim şeylerin aslında ne kadar sade olduğuna karar verdim. İyi, ama sade.
Mutluluk dediğimiz şey anlardan ibaret. Bir sohbet, bir gün batımı, bir yemek, hepsi anlık. Ve hepsi çok kıymetli.
Sevdiğiniz insanlara onları sevdiğinizi belli edin. Sevin, övün, bunu dile getirin, onlar için bir şeyler yapın. Birine sevildiğini hissettirmek çok güzel bir şey.
Bütün bunların yanında, yine de insanız. Hatalar yapacağız, telafi edeceğiz, bazen edemeyeceğiz, bazen kaybolmuş hissedeceğiz, üzeceğiz, üzüleceğiz, kimi zaman sabredebilecek, kimi zaman edemeyeceğiz. Ama biz iyi insan olmak için elimizden gelenin en iyisini yaptığımız sürece, kendi vicdanımıza hesap verebildiğimiz sürece devam edecek, ilerleyeceğiz. İnsan olma yolculuğu o kadar biricik, o kadar katmanlı, o kadar dolambaçlı ki bazen. Bazen de çok kolay aslında, biz kendi ellerimizle zorlaştırıyoruz.
Son
Dersleri en temel şekilde özetlemek gerekirse (uzun uzun yazdım diye okumamış falan olabilirsiniz ÇOK AYIP ama neyse)
- İnsan kendine sağlayamadığı hiçbir şeyi başkasına sağlayamaz.
- Üstünlük kompleksi, bir anda elinizdeki her şeyi sizden geri dönüşü olmaksızın alabilir.
- Hazır olmadığımız mutluluğu yaşayamayız.
- Seçicilik bir insanın kendine yapabileceği en büyük iyilik.
- Hatalar, yanlışlar insanlar için. Karakteri belli eden hatanın arkasındaki duruştur.
- Kendini, başkasını, hayatı, olayları hep gözlemlemek gerek.
- Karşılıklı emek verilmeyen hiçbir şey yürümez.
- İletişim ve netlik her şeydir. Belirsizliğe ve ortada kalan şeylere hiç gerek yok. İyi kötü konuşulmalı.
- Bazen bazı insanlara fazlasınız ve bunun sebebi onların kendi içinde, sizde değil.



Yazmışım da yazmışım, nasıl özet geçeyim bilemiyorum ama şöyle toparlayabilirim: 2023 benim için kendime çok hızlı bir şekilde yaklaştığım, benim olmayanı geride bıraktığım, artık ardında benlik bir şey olmayan kapıları kapattığım, güncellendiğim, transformasyon geçirdiğim, seçici karakterimin zirve yaptığı, iletişim becerilerimin keskinleştiği, en önem verdiğim insani erdemlerin değiştiği, kendi değerimi tekrar ve artmış haliyle bulduğum bir sene oldu. Çok güldüm, çok ağladım, highest highları, lowest lowları yaşadım, müthiş yemekler yedim, çok dans ettim, harika insanlarla tanıştım, arkadaşlıklarımın kıymetini anladım. İyi kötü yaşanan her şey insanı ileri taşır, yeter ki öğrenmeyi ve görmeyi bilelim. Bunu olayların içindeyken söylemek elbette mümkün değil ama bir adım dışarıdan bakınca insan görüyor, şu ana kadar yaşadıklarımız olmasaydı tam şu anda olduğumuz insanlar olmazdık. Bu sene de her sene olduğu gibi bana bilerek ve bilmeyerek bir şeyler öğreten, katkıda bulunan herkese, her deneyime, gezdiğim, gördüğüm, yaşadığım her şeye müteşekkirim. Ve hala hayatımda bulunan, sevdiğim insanlara tek tek isim vermeden buradan bir teşekkür göndermek istiyorum. Genel olarak ‘insanlık’ kavramını ve insanları ne olursa olsun çok sevsem de, çok çok yakınım dediğim o kadar fazla kişi olmaz. Sizi sevdiğimi düşünüyorsanız, sizi düşündüğünüzden daha çok seviyorumdur.
What goes around always comes back around. Karmaya çok inanıyorum.
Her sene olduğu gibi, bu sene de değiştim ve geliştim.

2023 bitişler senesiydi, 2024 başlangıçlar senesi olacak.
Biliyorsunuz, klasik kapanışımızı yapalım: The best is yet to come.
Herkese şahane bir yıl diliyorum.
Elvan
