35. Yaş

Dünya gezegeninde, insan formunda 35 yılımı tamamlamış bulunuyorum. Eskiden 35 çok görünürdü, şimdi bazen öyle görünüyor bazen öyle görünmüyor. Ne ilginç varlıklarız, bir kavram yaratıyoruz ve sonra her şeyimizi ona göre ayarlıyor, ona derinden inanıyoruz. Onun olmadığı bir gerçekliği hayal bile edemiyoruz. Zaman da bunlardan bir tanesi. 

Dünya gezegenine niye geldiğimi düşünecek olursak, buna kesin ve kapsamlı bir cevabım olmayabilir, fakat emin olduğum bazı şeyler var. Mesela yemek ve sanat olmasaydı bence buraya gelmezdim. Hayatımın 35 yılında yüzlerce şey ile uğraştım ve günün sonunda bunlar neydi diye dönüp baktığımda iki ana çerçeve görüyorum: yemek ve sanat. Dolayısıyla bu da beni bu sonuca götürüyor. 

35 yılıma baktığımda güzel şeyler görüyorum. Pek nostalji yaşayan ve eskiyi özleyen biri olmadığım için, geri dönüp yaşamak istediğim bir dönem, bir an, bir Elvan yok. Okula da dönmek istemem, 20lerime de dönmek istemem, üç sene öncesine de dönmek istemem, geçen seneye de dönmek istemem, çünkü hepsi de kapanmış defterler bana kalırsa. Veya henüz geçmişe özlem duyacağım yaşlara mı gelmedim? Bilmem ki. Geçmiş bence dersleri alıp önümüze bakmaya yarayan bir zaman dilimi. Zaten geçmişte kalmaması gereken şey kalmamıştır, şu anda da devam ediyordur ve ona zaten geçmiş demiyoruzdur. Ayrıca eskiden beri yaşadığım bir his var benim, onu da anlatayım. Geçmişte yaşadığım şeyler sanki başka bir Elvan’ın paralel bir evrende yaşadığı şeyler gibi gelir bana bazen. Alternatif bir gerçeklik, alternatif bir hayat, alternatif bir Elvan gibi. Yani aslında geçmişten de iyi ders çıkaran biri olarak görürüm kendimi ama, bilmiyorum işte tuhaf bir his. Nasıl anlatsam ki. Benim ama benim de değil aynı zamanda o yaşananlar. İyi ya da kötü bir yerden değil, nötr bir yerden söylüyorum çünkü aslında eski yaşananlara hiçbir şey hissetmiyorum galiba. Tuhaf. Belki de değil. 

35 yılı değerlendirmek yerine son bir senelik mini bir değerlendirme yaparsak daha keyifli olabilir, diğer türlü konu çok uzar, bu yazıyı sayfa sayfa yazmak için başına oturmadım. Tam bir sene önceki Elvan, tam bugünkü Elvan’la bayağı gurur duyardı, bunu bilmek güzel bir his. Hani her insanın olmak istediği bir insan, sahip olmak istediği özellikler olur ya, ben onu kendimizin inşa ettiğine inanıyorum. Elbette bir temelimiz, belirli özelliklerimiz, yatkınlıklarımız, güçlü yanlarımız ve zayıflıklarımız var. Ama hepsinin yanında, yavaş ve stabil, tutarlı ilerlemelere inanırım ben. Bir şeyi parça parça inşa etmeye, adım adım ileri götürmeye, küçük adımlarla da olsa yönü belli olanın yavaş da olsa yürüdükçe ilerlediğine inanırım. Ve aslında inşa etmeye çalıştığım Elvan için her gün öyle ya da böyle uğraşıyorum. Do something that your future self will thank you for derler ya, tam olarak o. 

Hayatımın hiçbir döneminde birilerini bir şeylere ikna etmeye çalışan biri olmadım. Ama eğer konu sevdiğim biriyse yanlış anlaşılmalarla aram çok da iyi olmadı. Mesela birini seviyorsam ve değer veriyorsam (değer verince de gerçekten değer veriyorum) ve aramızda bir yanlış anlaşılma olduysa, açıklama yapma huyum vardır. Yanlış anlarsan anla, bana ne deyip bırakamam. Son bir sene, bunu da dozunda bırakmayı öğretti bana. Çünkü herhangi bir şey çok açıkladığınızda değersizleşiyor ve aslında onun da ötesinde şöyle kocaman bir ders aldım: Birinin sizi yanlış anlayası varsa, siz ne anlatırsanız anlatın zaten o yanlış anlayacak. Sizi anlamaya niyetli ise de zaten size kendinizi anlatma fırsatını o kendi verecek. Bu yüzden, let it go. 

Olacak olan olur der annem hep, ben bunu kaderci ve yaşlı bakış açısı olarak değerlendirirdim, halbuki annem öyle kaderci falan da değil yani. Bana kendi kaderini çizmemek, yeterince uğraşmamak gibi gelirdi. Bunun ne demek olduğunu büyüyünce anladım. Olacak olan olur, aslında elinden geleni yap gerisini zorla oldurmaya çalışma demek. İnsan bir şeyi zorla oldurursa elinde kalıyor öyle ya da böyle. Olmuyor, içine sinmiyor. Ki benim gibi içine sinmeyeni asla sürdüremeyen bir insansanız, size de hiç olmaz bu zorlama durumu. Ben bunun iş konusunda değil de insan ilişkileri konusunda uygulanabilir olduğunu düşünüyorum bu arada. İş konusunda belirli bir hedef koyup ilerleyebilirsiniz. Ama insan öyle bir şey değil. Tabii bu insan ilişkilerinin emekle yürüdüğününü göz ardı eden bir bakış açısı da değil. Emek ve çaba başka, zorlamak başka bir şey. Olan oluyor, akıyor, ilerliyor. Olmayan olmuyor, zorluyor, ilerlemiyor. 

Bir şeyleri etiketleyince, tanımlayınca nasıl da rahat ediyoruz insanlık olarak. Belirsizliği sevmediğimizden, açıklayamadığımız anlayamadığımız şeyden korktuğumuzdan belki de. Mesela ben hep introvert mü extrovert mü olduğumu düşünürüm. Ambivert olduğuma karar vermiştim en son. En sonunda da şöyle bir tanım buldum: socially skilled introvert. Belki de az önce açıkladığım şey nedeniyle bu tanım beni rahatlattı, hoşuma gitti. Sosyal becerisi oldukça yüksek bir insan olmakla birlikte insan içinde artık çok yorulduğum zamanlar oluyor. Yaşımla mı alakalı karakterimle mi bilmiyorum, çok da fark etmiyor zaten. Ama sosyal seçiçiliğim her yıl daha fazla artıyor, en azından bunu biliyorum. Enerjimi kendime, ilgi alanlarıma, işime, ruhuma bedenime ve zihnime gösterdiğim özene ayırmayı tercih ediyorum. Ve çok sevdiğim insanlara. Onun dışındaki şeylere ayırdığım yüzde çok çok düşük. Keyif almadığım ortamda bulunmamayı, öyle yerleri hızlıca tespit edebilmeyi öğrendim büyüdükçe. Herhangi bir yerde ‘şimdi evde piyano çalıyor olabilirdim’ diye düşünmeye başladıysam gitme zamanı gelmiş demektir. Hem zaten çok sosyalliğin ne faydası var, gerçekten evde piyano çalıyor olabilirim. 

İnsan konusuna gelince insan sevmiyormuşum gibi anlaşılmasın, çok seviyorum, insanın insanla var olduğuna inanıyorum. Ve insanın hayatında sevdiği, güvendiği, değer verdiği insanlarla bir arada olmasının, sevilmesinin, desteklenmesinin ne kadar kıymetli olduğunu yaşım ilerledikçe daha da iyi fark ediyorum. Sevginin paylaştıkça çoğaldığına, ve muhteşem bir şey olduğuna inanıyorum. O yüzden bir insanın doğru insanlarla bir arada olmasının hayattaki en kıymetli şeylerden biri olduğunu düşünüyorum. Peki doğru insan ne demek? Herkesin kendine göre doğru insan tanımı vardır elbette, ben kendiminkini paylaşayım. Ben özellikle paylaşım alanına önem veriyorum. Ortak sevdiğimiz şeylerin olmasına, birlikte bir şeyler yapabilmeye. O yüzden ilgi alanlarımı paylaştığım insanlarla keyifli vakit geçiriyorum. Birbirimize bir şey katmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. Tabii bu güzel bir şey ama asıl önemli olan temel şeyler: güven, tutarlılık, istikrar, dürüstlük, iletişim ve iyi niyet. Bunları böyle sıralayınca kendime güldüm, bu kadar basit şeyleri sıralıyor olmamız bile komik geldi. Çok basit görünen ve günümüzde aslında pek de bulamadığımız için değerli hale gelen şeyler. Ne garip aslında, en temel şeyleri böyle zor bulmamız. Yine bir şeyleri yanlış anlayıp yanlış kuran insanlık. 

İnsanın kendi olduğu şeyi kabul etmesi de o kadar önemli ki. Kendini etrafına göre şekillendirmemesi. Ben buyum diyebilmesi. Ama bunu yaparken de ‘ben buyum’ cümlesini bir bahane olarak, bir kalkan olarak kullanmaması. Çünkü günümüzde artık ‘ben böyleyim’ arkasına saklanılan bir çabasızlık maskesi. Ben böyleyim, çaba da göstermeyeceğim. Günümüzün büyük salgınlarından bir tanesi. Kimliğimizin arkasına saklanmak ve onu bir bahane olarak kullanmak başka, gerçekten sahip çıkıp onu geliştirip, büyütüp, kendi doğamıza uygun yaşamak başka. Anlam karmaşası içinde, birbirini yerine kullanılan kavramlar içinde kaybolduğumuz bir dönemde yaşıyoruz. Ben de insanlığa ne çok laf ettim yahu. Aslında sevmiyor da değilim ki, dedim ya çok seviyorum diye. 

Her neyse. Bazen biraz kendime yükleniyor, mükemmelliği arıyor olabilirim. Aslında yok öyle bir şey, birçok şey bir illüzyon diyorum hep zaten, mükemmellik de öyle. Var olmayan bir şeyin peşinden gitmenin bir anlamı yok, bunu kendime not düşmek için yazıyorum. Done is better than perfect. 

Bilmiyorum bu yazı size ne hissettirdi ama, aslında hiç karamsar değilim. Biliyorum insanlara ve insanlığa çok laf ettim, aslında daha söyleyecek şeyim de çok, hem iyi hem kötü anlamda. Ama hepsini söylemeye gerek yok. Temelde dünyadaki çok çok fazla şeyi seviyorum ve dünya gerçekten çok ilgimi çekiyor. Ve işin özünün gerçekten de iyi insan olabilmek, kendine sadık kalabilmek, sevebilmek, sevilmek, hem kendine hem karşımızdakine dürüst olabilmek, sevdiğimiz bir şeyler inşa etmek olduğuna inanıyorum. Neşeye inanıyorum bir de. İnsan çok şey görünce acı çeker diye genel bir inanç var ya, ben onu çok karamsar buluyorum ve tam tersini düşünüyorum: insan gördüğü halde neşenin bilgeliğini takip etmeyi seçebilir ve gerçek bilgeliğin yolu neşeden geçiyor aslında. Neşeyi ciddiye almamız gerektiğine inanıyorum. Ve ciddiye almak demişken, kendimizi ne zaman ciddiye alacağımızı ve ne zaman ciddiye almayacağımızı bilmenin, hayati bir önemi olduğunu düşünüyorum. 

İnsan bir ağaç gibi. Kimisinin çok dalı var, kimisinin az. Ben mesela çok dalı olan, özünde hep aynı olan, ama birçok yere dallarını uzatmış dünyayı daha fazla keşfetmeye çalışan bir ağaç olabilirim. Neden olmasın? Geçtiğimiz günlerde tanıştığım biri bana ‘mutlu musun’ diye sordu hiç beklemediğim bir anda. Hiç düşünmeden ‘evet’ diye cevap verdim. Ve o zaman tekrar fark ettim ki, evet gerçekten mutluyum ve mutluluğun bir sırrı da birçok şeyi çok seviyor olmam.

Kendime 35. yaşımda, daha da kendim olduğum bir yaş diliyorum. Kendi renklerimi alabildiğince parlak haliyle yaşadığım ve yansıttığım bir sene diliyorum. Sonuçta Elvan renkler demek, benim renksiz bir karakter olmam düşünülemezdi zaten belki de. 

Ve klasik bitişimizi yapıyoruz, the best is yet to come. 

Bisous, Elvan. 

1 Yorum

Bir Cevap Yazın