2024 Değerlendirmesi

Yıl değerlendirme yazılarımın altıncısını yazıyorum bu sene. Bu yazılar benim için o kadar güzel bir arşiv oluyor ki, sadece o yıl neler yaptığımın bir kaydı olmakla kalmıyor, bütün o sene boyunca yaşadığım deneyimlerden ne öğrendiğimin, ne dersler çıkardığımın, nasıl ilerlediğimin de somut bir kanıtı olarak benimle kalıyor. Çünkü günün sonunda ne yaşadığınızdan ziyade, o deneyimden ne çıkarabildiğiniz önemli oluyor. Zaman öyle hızlı akıp geçiyor ki bazen, insan ne yaşadığını sindiremeden, derslerini çıkaramadan bir başka deneyime atlayıp gidiyor, bazı şeyler arada kaynıyor. İşte yıl değerlendirmeleri, bunu mümkün olduğunca önlüyor ve çıkarılan her dersin akılda kalmasa da, geri dönüp bakmak üzere kayıtlı kalmasını sağlıyor. Ve evet gerçekten de ara ara dönüp okuyorum bu yazıları, çünkü nerede ne zaman ne öğrendiğim ve deneyimlediğim, bu deneyimlerden ne öğrendiğim, adım adım beni oluşturuyor ve ileriki deneyimlerimin temelini oluşturuyor aslında.  

Önden gelen not: Bir başkasının kendinden en çok şey bulabileceği kısım, dersler kısmı. En çok ilham alabileceğiniz yer de orası bana kalırsa. Evet yazı uzun ama, o kısmı en önemlisi, hani üşenen olursa baştan söyleyeyim, ayrıca üşenmeyin yahu, kahvenize eşlik eden bir sohbet gibi düşünün. Zaten beni çok iyi tanıyanlar bu yazıları benim sesimle okuyorlarmış artık, bana öyle diyorlar. 

2023 bana level atlatan ama bir o kadar da psikolojik açıdan yorucu bir yıl olmuştu. 2024 ise, 2023 yılında öğrendiklerimi uygulayabildiğim, 2023 yılında kurduğum temelin üzerine bir şeyler inşa edebildiğim bir sene oldu. Bol renkli, bol hareketli, bol deneyimliydi. Çok keyif aldım ben bu seneden şimdi tekrar düşününce fark ediyorum. Tek tek ayları değerlendireceğim ama, özet olarak gerçekten de keyifli bir seneydi diyebilirim. Bilirsiniz keyif, benim anahtar kelimelerimden biridir. Dünyanın bize sunduklarını keyifle deneyimleyebilmek için buradayız. 

2024 yılında farklı bir Elvan keşfetme şansım oldu, ama bunu değişmek olarak yorumlayamam. Belki yazılarımda denk gelmişsinizdir ya da yüz yüze anlatmışımdır, ben değişime hem inanırım hem inanmam. Her insanın bir özü olduğuna, ve gerek yetiştirilme tarzı, gerek toplum şekillendirmesi gibi farklı etkenlerle o özün üzerinde zaman içinde gerek uyum sağlamak, gerek zarar görmemek adına -çoğunlukla biz fark etmeden- bir kabuk oluşturduğuna inanırım. Ve aslında yaşadığımız deneyimler sonucunda o bizim olmayan kabuğun parçalarını bir bir bırakıyor, özümüze yaklaşıyoruz. Yani aslında değişmiyoruz da, daha çok kendimiz oluyoruz diyelim. Değişim de mümkün tabii ki, ama değişmek için çok fazla ve bilinçli çaba harcamak gerekiyor. Değişim, genel olarak inanıldığının aksine, ancak istek ve çaba ile mümkünken, kendimize yaklaşmak toplumun ‘değişim’ olarak tanımladığı olgu. Bence burada bir anlam karmaşası var. Özetle, bu sene değiştim yerine kendime yaklaştım diyebilirim. 

Kendimle o kadar fazla vakit geçirme fırsatım oldu ki, belki de bugüne kadar kendimi hiç bu kadar dinlememiş, onunla bu kadar yakınlaşmamış, dış etkenlerden bu kadar sıyrılmamış ve bu kadar iyi tanımaya çalışmamıştım. Tek başına olduğunda Elvan’ın gerçekte kim olduğunu oldukça derinden tanıma fırsatım oldu. Bu sene diğer senelere göre farklıydı bu açıdan. Ve bu bilinçli olarak kendime eğilme durumu, bana çok iyi geldi. 

Kendimle geçirdiğim zamanların yanında, müthiş sosyal bir seneydi aynı zamanda. Hayatıma giren insanlarla olan ilişkilerim öyle doğal, öyle kendiliğinden gelişti ki, böyle insanları bulmak benim insanlığa, evrene, evrenin işleyişine olan inancımı tazeliyor ve içimi umutla, neşeyle dolduruyor. İnsan ilişkilerinin emek ile sürdürüldüğüne inanmakla birlikte, zorlama ile sürdürülmediğine de eminim. Bazen gerçekten de insanın kalbini, hislerini takip etmesi gerekiyor. Ve her şeyin bir şekilde olacağına vardığı inancı, insanı rahatlatıyor. 

Hadi 2024 yılını biraz daha yakından inceleyelim, aylara tek tek bakalım, sonra yılın highlightlarına bakalım, sonra derslere bakalım derken bu senenin de unutulmazlarını kalıcı hale getirelim. 

Ocak 2024 

Yıla Brüksel’de girdikten üç-dört gün sonra Türkiye’ye döndüm. Brüksel’e gitmeden önce ufak bir seyahat anksiyetesi yaşamıştım – uzun süre seyahat etmediğimde sanki seyahat etmeyi unutuyorum ve evimden hiç ayrılmak istemiyorum bazen. Uzun süre dediğim şey de çok kişisel elbette, benim için bu 2-3 ay kadar mesela. Brüksel’e biraz mızmızlanarak gitmiştim, gitmek istemediğim için değil biraz üşendiğim için belki. Ama tabii ki çok güzeldi yine. 

Ocak ayında çok güzel spor yaptım, harika beslendim. Brüksel’de bile spora gittim – artık dördüncü kez gidip uzun uzun kalınca tatil gibi gelmiyor insana bir şehir. Spor ve beslenme rutinim tam istediğim gibiydi. 

Yemek yemeyi ve yapmayı çok sevince insan ister istemez şarapla da ilgileniyor. Pek içki içen biri olmamakla birlikte, şarap çok severim ve yaptığım yemeklerin en keyifli eşlikçilerindendir şarap. Ve yemek yapmayı sevdiğim için insanlar otomatik olarak benim şaraptan da anladığımı düşünürler, ama bense basit birkaç temel şey dışında şarap konusuna pek de hakim değildim. Bunu ilerletmenin iyi bir zaman olduğuna karar vererek WSET II eğitimime başladım ocak ayında. WSET, uluslararası geçerliliği olan İngiltere bazlı bir dernek. Şarap sektöründeki birçok kişinin eğitimi buradan. Dolayısıyla öğrenmişken düzgün öğreneyim dedim ben de. Oldukça yoğun bir ders programı, katılım şartı ve sınavı var. Eğitimleri de hem çok özenli, hem de çok detaylı. Bu yüzden de ocak ayının en önemli gündemlerinden biri şaraptı.

Ocak ayında Ozora konusu açılmaya başlamıştı. Ben tabii o sıralar kulis yapıyorum insanları ikna etmeye çalışıyorum falan, hiç başarabilecek gibi değildim sonra olay nerelere geldi. Buna temmuz – ağustos ayında ve sonrasında değineceğiz. 

Bu ay bol bol crumble yaptım. Crumble benim en sevdiğim tatlılardan biridir ve genellikle orman meyveli sevsem de, kış sıcaklığına daha çok yakıştırdığım bir tatlı olduğu için kışın yapmayı çok seviyorum. En babaanne özelliğim sizi seviyorsam bir anda fırından crumble çıkarabilirim, o derece. Bu kez orman meyveleri ile ekşi yeşil elma ve ayva da karıştırdım, çok güzel oldu. Unutmayayım diye burada dursun. 

Bir de bu ay lens aldım, genelde gözlük takıyorum ama lens benim için çok occasional bir şey, hala öyle sürekli takamıyorum. 

Bu ay bir de buz patenine heveslendim, birkaç ay gittim ama sonra bazı hobilerimi elemek durumunda olduğum için (bir de popomun üstüne feci düşüp korktuğum için) çok uzun süren bir macera olmadı. ‘Her şeyi aynı anda yapamazsın’ meselesi de bu senenin derslerinden biri aslında zaten. 

Şubat 2024 

Sağlıklı beslenme ve spor düzeninin çok iyi devam ettiği bir ay oldu şubat. WSET eğitimi de son hız devam etti. 

Ayın ortasında ilk kez Palandöken’e kayağa gittim. Kış sporları benlik değildir pek, aslında outdoor sporların benlik olduğunu söyleyemeyeceğim. Ben salon sporu seviyorum genellikle, ayarlanabilir koşullardan hoşlanıyorum. Çok sert sporları da sevmem, sakatlanma riski yüksek sporlar da bana göre değil galiba. Beni çok küçük yaşta dansa vererek gerçekten çok yerinde bir karar vermişler çünkü dans, tam olarak benim karakterime göre. Sonrasında da ağırlık, hiit gibi spor salonunda yapabileceğim şeylerle devam ettim zaten hep. Neyse, kayağa gitmemin sebebi aslında NTO ve Joachim Pastor’un çalacağı bir winterfest düzenleniyor olmasıydı. Performanslar çok başarılıydı, apres skiiler de çok keyifliydi ve kışı yeniden sevmemi sağladı. Kayak konusunda da şöyle söyleyebilirim, oldukça hoşuma gitti ama ben fiziksel riskleri çok seven bir bir insan değilim, oldukça korkuyorum konu fiziksel risk içeriyorsa. Yani benim kayaktan keyif alıyorum diyebilmem için öncelikle kesinlikle bildiğimden ve yapabildiğimden emin olmam gerek, bu da mutlaka profesyonel bir eğitmenle uzun süre çalışmak demek. Şu an önceliklerim arasında değil. 

Bu arada Palandöken’e giderken otelde bulamama olasılığına karşı şarap ve peynir atmıştım. Keyiflerime düşkünümdür ve mümkün olan her yerde her şekilde keyif yaparım ve bazı şeyleri önden düşünüp hazırlanmayı severim. 

Palandöken dönüşü buz pateninde çok kötü düşüp bir süre spora da ara verdim. Düştüğüm sırada korkudan ve acıdan midem bulanıp bayılacak kadar kötü olsam da, kremler ilaçlar derken herhangi bir müdahale gerekmeden iyileşen bir sakatlık oldu. 

Mart 2024 

Martın ortasına kadar spor yapamadım, oldukça hareketli olduğum için de hareket edemeyince o enerjiyi atamayıp geriliyorum bazen. Neyse ki ayın ortasında düzeldim ve spora devam edebildim. 

Günübirlik Eskişehir’e gittim bu ay. Eskişehir’e gitmeyeli belki on yılı vardır, öğrenciyken 2-3 kez gitmiştim. 

Ayın sonunda da WSET II sınavı için İstanbul’a gittim. İstanbul ile tuhaf bir ilişkimiz var. Her gittiğimde ne kadar özlediğimi fark ediyorum, her şeye rağmen kopamıyorum. Evet çok kaotik, evet çok kalabalık ama bana ‘ev’ hissini veren yerlerden biri. Belki blog orada başladığı için, belki kendi hayatımı ilk kurduğum yer olduğu için, bilmiyorum. Çok güzel 3-4 gün geçirdim İstanbul’da, sınavımı da geçtim ve sertifikalı bir wine enthusiast oldum. Böylelikle yepyeni bir kapı açtım kendime. 

Mart ayında Ozora biletlerimizi aldık, karavanımızı kiraladık ve böylelikle Ozora da kesinleşmiş oldu. 

Nisan 2024 

Nisan ayında İrem sekiz yıl aradan sonra ilk kez Ankara’ya geldi. Son yıllarda onu sık sık ziyaret ettim ama o hiç Ankara’ya gelmemişti. Ankara’da olduğu süre boyunca Akya ben İrem çok güzel vakit geçirdik. 

Bu ay Bilkent kampüste de oldukça fazla vakit geçirdim, hem kütüphanede hem de havalar güzelleşmeye başladığı için açık alanda. Kampüs boş olunca Bilkent’te keyif yapmayı çok seviyorum. 

Genel olarak spor ve beslenme de oldukça iyiydi, rutinlerimi gayet güzel sürdürdüğüm bir ay oldu. Ama sosyal olarak bir ara çok yoğundu, herkes aynı anda farklı yerlerden Ankara’ya geldi, çok keyif almama ve çok sevdiğim insanlarla güzel zaman geçirmeme rağmen üst üste sosyal bataryamı tükettiğimi hissettim bir ara. Ambivert olunca insan, hem sosyalliğe hem kendini dinlemeye ve tek başına zaman geçirmeye özen göstermesi gerekiyor. 

Nisan ayının sonunda şahane bir hobi edindim: dikiş dikmek. Kendimi bildim bileli kıyafet çizerim, ve çocukken de keşke kendi kıyafetlerimi kendim yapabilsem diye düşünürdüm hep. Gökçen’in instagramında kıyafet diktiğini görünce atölyenin nerede olduğunu merak ettim, meğer benim paralel sokağımdaymış. Zaten istediğim festival kıyafetlerini bulmak çok zor, kendi festival koleksiyonumu da yaratmış olurum hem diyerek soluğu atölyede aldım ve böylelikle dokuz yüz seksen beşinci hobimi edinmiş oldum. Yazının sonunda hobi elemeye ve sadeleşmeye geleceğiz ama şimdi değil. 

Palandöken, Eskişehir, İstanbul falan tamam da, ocak ayından beri yurt dışına çıkmıyor olduğum aklıma gelince, kendimce ‘sakin’ geçen bir süre sonrasında hareketlenmeye başladım mayıs ayında. 

Mayıs 2024 

Nisan ayının sonunda aldığım ani bir kararla, mayısın ilk haftası Roma’ya gittim. Roma’yı zaten çok sevmiştim bir önceki gittiğimde de, bu kez beni muhteşem bir hava karşıladı ve şahane birkaç gün geçirdim. Roma, gerçekten romantik bir şehir. Bu seyahat de Roma’ya yakışır bir şekilde oldukça romantikti. Renkleri, havası, mimarisi, yemekleri, şehrin genel atmosferi ile sıcacık, samimi ve ihtişamlı. Bu sefer Kolezyum’a çok yakındı kaldığım yer, dolayısıyla gün içinde beş kere falan görüyordum Kolezyum’u. Geçen gittiğimde birçok turistik görevi gerçekleştirmiş olduğum için bu kez daha gündemsiz, daha keyfi bir seyahat oldu. Ve tabii seyahat rutinime de dönüş oldu benim için, her açıdan iyi gelen bir seyahatti. Seyahat beni genelde toparlar ve kendime getirir, birçok şeye bir adım uzaktan bakmamı sağlar, kafamı toplamama yardımcı olur. 

Roma dönüşü babamın doğum gününü kutladık. Sonrasında benim doğum günümü kutladık, 33 yaşıma girdim, partiler konserler vardı ay boyunca. Sonrasında ise Eindhoven-Amsterdam yaptım bir haftalığına. Havalar güzelleşince ben zaten pek yerimde duramıyorum, Roma ile açılan seyahat sezonu yılın sonuna kadar devam etti. 

Roma’daki muhteşem havanın aksine Hollanda’da hava tabii ki soğuktu. Soğuk havanın çok gerekli bir şey olduğunu düşünmüyorum, kat kat giyinmekten hoşlanmıyorum. Bu arada bazen soğuğu da özlerim, o cosy havayı seviyorum ama hani iki üç hafta yeter de artar. Neyse, sonuç olarak Hollanda soğuktu, ayın son günü Ankara’ya döndüm ve İtalya Büyükelçiliği’nde bir resepsiyona katıldım. 

Yılın ilk aylarındaki spor ve beslenme rutinim, mayıs ayında tabii ki bu kadar seyahate dayanamayıp bozuldu. Roma’da da, Hollanda’da da, ay boyunca da genel olarak o kadar çok yemek yedim ve spora o kadar vakit bulamadım ki, ufak bir mola verdim gibi oldu. Yani aslında itiraf edeyim ufak bir moladan ziyade, nasıl kötü beslenebilirim ayı gibi olmuş olabilir. Hayatımda ilk kez yediğim şeyler yüzünden yüzümde sivilceler çıktı, o derece patatese pizzaya peynire düştüm. Rutinlerden ziyade hareket ayı oldu mayıs, ama spor hareketi değil de seyahat diyelim.

Blogda İtalya ile ilgili birçok rehber var, buyrunuz. Hollanda ile ilgili olanlarda şurada.

Haziran 2024

Haziran ayında yoğun bir iş tempom vardı, iki gün Sonance Festival’e gittik, ayın ortasında da Krakow’a gittim, Polonya’ya daha önce hiç gitmemiştim. Sonance gayet başarılıydı, iki gün olması ve otelde olması çok iyi olmuş, gideceklere bir tavsiye olarak mutlaka konaklamalı alın biletleri, en keyifli öyle oluyor diğer türlü pek bir özelliği yok. Krakow ise mini bir Prag gibi, hava bir gün omzumu güneş yanığı yapacak kadar sıcak ve güneşliydi, başka bir gün ise 3 metre yürüdüğünüz an sırılsıklam olabilecek kadar yağmurluydu. 

Haziran ayında da spor ve beslenme rutinim şahane değildi, ama idare ettim. Atölyede çok zaman geçirdim, çünkü festival koleksiyonunu yetiştirme derdindeydim, biliyorsunuz. Sürekli kumaş pazarlarında simli pullu renkli kumaş kovaladım. 

Krakow’u detaylı incelemek isterseniz Krakow Gezi Rehberi ve Krakow Yeme İçme Rehberi’ni yazdım tabii ki, hizmetinizde. 

Temmuz 2024 

Temmuz ayı benim için Ozora’ya heyecanlanmamaya çalışarak geçiyor genellikle iki senedir. Bu sene de öyleydi. Tabii on gün boyunca offline olacağım için temmuzda hep normalden fazla çalışıp bütün işleri önden bitiririm, bu sene de öyle oldu. Ekstra çalıştığım için de ay bir anda bitmiş oluyor genelde. 

Kitap kulübümüzün ikinci yılını çok keyifli bir buluşma ile bitirdik, ikinci yıla özel daha önce okuduğumuz yazarların quotelarıdan oluşan kitap ayraçları tasarladım.

Bu sene, kendime kostüm dikme meselesini de oldukça ciddiye aldığım için bir gün bile duramadığım bir temmuz geçirdim. İş, atölye, spor derken bir oraya bir buraya koşturuyordum. Temmuzda genelde Ozora dışında seyahat etmemeye çalışıyorum zorunlu bir durum yoksa, geçen sene 4-5 kez şehir değiştirmiştim iş için, bu sene ay boyunca Ankara’daydım. 

Kimonolar, şalvarlar falan filan derken neredeyse bütün bavulumu kendim dikmiş olmanın verdiği gururla, 26 temmuz geldi ve Ozora yolculuğu başladı. 

Bu arada maceramız oldukça komikti, tabii şimdi komik geliyor ama o sırada hiç de komik değildi. Dilan ve Umut benden bir önceki uçakla gidip karavanı aldılar, ben de onlara katılacağım ve Ozora’ya doğru yola çıkacağız, plan bu. Ama gelin görün ki karavan manuel çıkıyor, ofisi kapatıp gitmişler karavan elimizde kalıyor, eee bizde kimse manuel araba kullanmıyor, bi de üstüne araba değil ki bu dev bir karavan, ne yapacağız diye herkes gergin, herkes bir çözüm üretmeye çalışıyor, en kötü çadırla gideriz diyorlar, ben çadır madır istemem Türkiye’ye dönerim diyorum. En son karavanı kiraladığımız yerde geceyi geçirip sabah ne yapacağımıza karar vereceğiz diyoruz, sabah (deli miyiz neyiz) manuel karavanla yola çıkmaya karar veriyoruz, tam yirmi santim ilerlemişken kiralama ofisini açıyorlar ve bize otomatik vites karavan veriyorlar ve biz de sağ salim Ozora yollarına düşüyoruz. Tabii bu konu böyle çözülmeseydi hiç gülmeyecektik ama şimdi bunu düşündükçe tekrar tekrar gülüyoruz. 

Ozora’dan bahsetmek gerekirse (Ozora’dan bahsetmek hep gerekir bu arada, out of context out of nowhere açtığım bir konudur bu) muhteşem bir on gün geçirdik yine. Festivalin artı eksi değerlendirmesi elbette uzun uzun yapılır ama Ozora artık bana evim gibi hissettiriyor. Müzik, organizasyon, insanlar, dışarıya iletişime kapalı olması (dijital çağda ne kadar kirlendiğimizin farkında bile değiliz), rengarenk ve ütopik bir dünyada yılın on günü de olsa var olabilmek, insanı hafifletiyor. İnsanlığın tarih boyunca kurduğu toplumlardan memnun değilim pek. Genel olarak neşeli ve mutlu biriyim ve bu neşem ve mutluluğumun bir kısmı değiştiremeyeceğim şeyleri umursamıyor olmaktan kaynaklanıyor. Umursamıyor olmam, dünya düzenini sevdiğim anlamına gelmiyor. Dünyayı çok çok seviyorum bu arada, bence muhteşem bir yer, ama bir yerlerde bir şeyleri tam doğru yapamamışız insanlık olarak. O yüzden mutlu olabilmenin sırrı aslında adaptasyon yeteneğinde ve gerektiğinde bazı şeylere kendini kapatabilmekte ve göz ardı etmekte yatıyor. 

Festival arkadaşlarım olan Dilan ve Umut’u buradan övmeden geçmeyeyim. Birbirimizi pek iyi tanımadan karavan paylaşarak aslında epey bir risk almış olduk ama aldığımız bu riskin sonucunda her şey beklediğimizden de güzel oldu. Bir insanda en önem verdiğim şeylerden biri, sizinle ilgili olmayan dış bir problemi size nasıl yansıttığıdır. İkincisi ise şikayet odaklı bir karakteri olmamasıdır. Üçüncüsü duygusal olgunluktur falan derken bunların hepsine ve daha fazlasına sahip olmaları ile birlikte Ozora’da başlayan samimiyetimiz arta arta acayip yerlere geldi. Çok seviliyorsunuz çocuklar. 

Ozora ile ilgili zaten birçok şey yazdım: Ozora Rehberi, Ozora 2023, Ozora 2024

Ağustos 2024 

Ağustos’un ilk haftası da Ozora’da geçti. Bu kez Ozora sonunda hastalanmadım. Belki bağışıklık kazandım, belki de her gün düzenli vitamin almak işe yaradı, belki ikisi de. Çünkü bu kez kampta o kadar fazla kişi hasta olmuştu ki, geçen yıllara göre inanılmaz bir artış vardı. Bizim hepimizin burnu tıkandı çünkü hava aşırı tozluydu, burnum aka aka bitmedi, boğazım da ağrıdı biraz ama hiç öyle halsizliğe falan çevirmedi. Bir süre burnum tıkalı kaldı dönünce de, ama sonra hiç ilerlemeden tamamen iyileştim. 

Ozora dönüşü normal hayata dönmek gerçekten pek kolay olmuyor. Görmezden gelerek yaşadığınız saçma şeyler gözünüze batmaya başlıyor festival dönüşü. Bazı şeyleri nasıl normalleştirdiğinizi sorguluyorsunuz falan derken, her festival dönüşü bir süre adapte olmaya çalışıyor, kendinizi güncelliyorsunuz. Hep söylerim, her festival dönüşü güncellenmiş halimle hayata devam ediyorum diye. Tabii bu herkes için böyle olmak zorunda değil, deneyimi nasıl işlediğiniz önemli burada. Bir de böyle deneyimlerin hemen sonrasında güncellenmiyor insan, ama tohumlar o sırada atılıyor. Etkilerini uzun vadede kendinizde gözlemliyorsunuz. 

Tabii ki dönüşte çok iş birikiyor, onları hallediyor oluyorum genelde. Ozora sonrası da ay boyunca seyahat etmemeye çalışıyorum çünkü dinlenmek için zamana ihtiyacım oluyor. Bu yüzden de ağustos ayı normal hayata adapte olma çabaları ve iş yoğunluğu ile geçti. 

Ayın sonunda ise birbiriyle çok iyi anlaşacağını düşündüğüm insanları bir araya getirerek bir partiye gittik hep birlikte. Parti çok kötüydü, ama biz inanılmaz eğlendik. Çok sevdiğim iki ayrı ekibi birleştirerek, yılın devamındaki sosyallik seviyemizin ne hale geleceği hakkında çok bir fikrim yoktu o sıralar. Çok başarılı bir başlangıç olmuş meğer. So proud. 

Eylül 2024 

Eylül ayı genel olarak çalışarak geçti. İlk iş arkadaşım olan ve sekiz yıldır görmediğim Cansın geldi Kanada’dan. Ay sonunda annemin doğum gününü kutladık. Kapadokya’ya ve İstanbul’a gittim, kısa kısa seyahatlerdi ikisi de. 

Geçen sene Ozora’da tanıştığım Aslı’nın yanına gittim İstanbul’a. Ozora’ya benim rehberimle hazırlanıp gelmişlerdi, tesadüfen karşılaşıp tanışmıştık. Dünya tatlısı kendisi, harika bir party girl, acayip eğlendik birlikte. Beni evinde ağırladığı için kendisine buradan da tekrar bir teşekkür, umarım yine birlikte partileme fırsatımız olur. 

Bu ay benim için epey önemli bir adım attım bu arada, bunu da buradan açıkça yazamayacağım kendime saklıyorum, hatırlamak için not olarak burada dursun. Sonra bir gün açıklarım. 

Orta hareketli geçen bir eylül ayı sonrasında yepyeni bir rota belirliyoruz ve ekim ayında tekrar yollara düşüyoruz: İkinci kez İtalya’dayız. 

Ekim 2024 

Ekimin birinde Nihan’la İstanbul’a gittik, bir gece kalıp Yağmur’la buluşup Milano’ya geçtik. Milano, Floransa, Siena, Montepulciano, Roma olarak çok tatlı bir güzergah hazırladık ve sekiz gün boyunca inanılmaz eğlendik. Sonra onlar döndü, ben ekstra iki gün daha kaldım Roma’da. Daha da kalsam kalırdım, canım Roma. 

İtalya’da çok eğlendik eğlenmesine ama bavulum çıkmadı uçuşta. Sonra beni bayağı bir yordular, hani bavul kaybolur tamam ama müşteri ilişkileri nasıl bu kadar kötü olabilir bilmiyorum. Neyse, alakasız yerlere gönderdiler bavulu, bir şekilde dönerken elime ulaştı, ama sonra Ankara uçağında ikinci kez kayboldu, hani senaryo olsa ne saçmalıyorlar dersiniz öyle bir bavul macerasıydı. Sonra birkaç gün sonra teslim aldım, sonra bir telefon geldi, bavulunuzu almayacak mısınız diye. Hiç kimsenin hiçbir şeyden haberi yok gerçekten çok saçma. 

İtalya ile ilgili bütün gezi ve yeme içme rehberleri burada.

Nihancığıma da buradan öpücüklerimi göndermeden geçemeyeceğim, insanın en sevdiği arkadaşlarından birinin komşusu olması süper bir şeymiş. 

İtalya’dan döndükten sonra Buffa’nın fabrikasına gittik, sonrasında da iş ile ilgili birçok davet vardı. Ay sonunda da kendi kostümümü hazırladığım bir Halloween partisine gittik, tabii ki eski günlerin anısına Black Swan oldum. 

Ekim ayının dersi bana az ve gerekli eşya taşıma ile ilgili olabilir. Bavulu mantıklı hazırlamakla ilgili olabilir. 

Kasım 2024 

Kasım ayı sakin başladı, kitap kulübü buluşması, şarap davetleri derken hareketlendi. Ekim ayı gibi kasım da bol davetliydi bu arada. Kore yemekleri, şarap ve Türk yemekleri derken bu kez benim anlatımımda bir etkinlik düzenledik ve şarabı ben anlattım. İlk etkinliğim olduğu için heyecanlıydım tabii ama çok keyifli geçti. 

Şubat ayında Palandöken’deki partide dinleme şansı buldum Giorgia Angiuli, Ankara’ya geldi. Şubatta performansını beğenmiştim çok eğlenmiştik, o yüzden mutlaka tekrar gitmek istedim. Zaten iyi olacağını düşünüyordum ama Giorgiacığım bu birkaç ay içinde öyle bir geliştirmiş kendini, öyle bir müziğini bulmuş ki, tekno tarzından uzaklaşıp resmen psychedelic trance üretmeye başlamış. Muhteşemdi, Ankara’da dinlediğim en iyi canlı performans diyebilirim. Psychedelic trance, Ankara’da hiç denk gelebildiğimiz bir tür değil, bu galiba bir ilk oldu. 

Bir süredir çok özlediğim Fransa’ya gitme planı yapmıştım birkaç ay önce kasım için. Nedense o kadar üşendim ki bu seyahate, neredeyse bileti iade edecektim. Yani bana bazen gerçekten böyle oluyor, kendime gülüyorum böyle olunca. Bir insan aynı ölçüde rutini ve seyahati nasıl sevebilir her seferinde şaşırıyorum. Neyse, tabii ki kendi kendimi sabote etmeden güzelce hazırlanıp yola koyuldum.

Daha önce Lyon’a hiç gitmemiştim, birkaç günü Lyon’a birkaç günü Paris’e ayırdım. Lyon’u sevdim, çünkü benim zaten Fransa’ya karşı bir zaafım var, ama çok yokuş şehir yani tabii ki tekrar giderim ama ana destinasyon olarak Lyon’u belirlemem gibi. Paris sera toujours Paris zaten, Paris’e aşığım. 

Evren çok ilginç çalışıyor bazen ve asla olmaz dediğiniz, ya da aklınıza gelmeyecek şeyleri size hiç fark ettirmeden bir anda karşınıza çıkarıyor. Ve böyle şeyler olunca evrenin çalışma sistemine her seferinde bir kez daha hayran kalıyorum. Hani o film senaryoları bize bazen uzak görünse de aslında gerçek hayatta hepsinin yaşanma olasılığı var. Evet belki düşük, ama var.

Ay sonuna doğru Ankara’ya döndüm, bir kanal tedavisi meselesi ile uğraşmak durumunda kaldım, sonrasında ise kasım ayını en sevdiğim insanlarla muhteşem bir parti ile kapattık. Kendi festivalimizi yapmış gibi olduk, ki çok kalabalık da değildik ama bilemiyorum hepimizin enerjisi birleşince sanki devasa bir parti gibi hissettirdi. Sevdiğim insanları çok seviyorum, ve zaman içinde derinleşen bir sevgi taşıyorum içimde. Bir de ben evi çok seviyorum ya, evde inanılmaz rahat ediyorum gerçekten. Hep söylediğim gibi: Ev gibisi yok. 

Kasım ayı spor açısından da oldukça iyiydi seyahat temposuna rağmen. 

Aralık 2024 

Nasıl geçtiğini hiç anlamadığım yılın son ayında, Ankara’daydım. Fransa sonrası bir ay seyahat etmeyeceğim demiştim kendi kendime, uygulayabildim. Ama bu ay duygusal açıdan biraz karmaşık geçti işte diyorum ya insanın hiç beklemediği şeyler beklemediği anlarda oluyor ve evrenin şahane bir çalışma sistemi var diye. Yani bazı şeyleri siz de bilmezsiniz ve yüzeye çıkmadığı sürece orada öyle dururlar, bir kere yüzeye çıktıklarında da çözülür ve serbest kalırlar ya, öyle bir karmaşa aslında. Bilmiyorum ne kadar anlamlı ifade edebiliyorum ama olsun, anlayacak olan anlar ve de kendime not zaten bunlar biraz da. Aralık ayında renk değiştirdim diyebilirim, nasıl kelimelere dökerim bilmiyorum ama hissettiğim şey aşağı yukarı bu. 

Müthiş sosyal bir aralık ayı geçirdim ve gerçekten sevdiğim insanlarla çevrili olmak çok güzel, hiç kanıksanmayacak ve her gün minnet duyulacak bir şey. 

Aralık spor challenge tamamlandı, rutinler biraz birbirine girmiş olsa bile olsun, olur öyle bazen. Yeni yılı benim evimde sevdiğim insanlarla karşılamış olduk. Partide olan herkese benden kocaman sevgi ve öpücük. 

2024 Highlights 

Yılın kitapları: Bu sene kitap günlüğümü iyi tutmadım, bütün okuduğum kitapları bir yere not almamışım. Kitap kulübümüz oldukça iyiydi ama, orada okuduğumuz kitapları not alıyor, değerlendiriyor ve ekstra inceliyorum. 

Kulübün bu seneki en güzel kitabı George Sand – Hayatımın Hikayesi idi bana kalırsa. Detaylı incelemesini buradan okuyabilirsiniz. 

Kulüp dışında da MS 2150, bu sene çok keyifle okuduğum bir kitap oldu. Kitabın içinde öyle şeyler var ki nasıl bu kadar benim düşüncemle aynı olabilir dedirtti bana. 

Gidilen ülkeler: İtalya (Roma), Polonya (Krakow), Avusturya (Viyana ve Graz), Macaristan (Ozora ve Budapeşte), tekrar İtalya (Milano, Floransa, Montepulciano, tekrar Roma), Fransa (Lyon ve Paris). Bu sene ilk kez gidilen tek yer Polonya olmuş. 

Gidilen konserler ve festivaller: Oliver Koletzki (Ankara), FWE Palandöken (Joachim Pastor, NTO ve Giorgia Angiuli), Who Made Who (Roma), KASST (Majalis, Ankara), Sonance Festival (Ankara), Ozora (Macaristan), Charlie Sparks & ARTBAT (İstanbul), Stavroz (Ankara), Giorgia Angiuli (Ankara). 

Yılın quote’u: Take more chances, dance more dances. 

Yılın en sevdiğim yeni yemeği: Galiba bu yıl öyle çok wow dediğim yeni bir yemek keşfetmedim, shame on me. Ama bu sene muhteşem şaraplar içtim seyahatlerimde. Bir de bolca hugo spritz içtim, yazın en sevdiğim içkilerden biri. 

Yazı yazıldıktan sonra gelen güncelleme: Bu sene ben en çok Fransız mutfağını keşfettim ve yeni keşfedip sevdiğim yemek Lyon’da yediğim Quenelle oldu. Istakoz sosuyla muhteşem bir tat bence. Yeni peynir keşfim de yine Lyon mutfağından Saint Marcellin.

Yılın highlight yemeği/tatlısı: İtalya’da muhteşem makarnalar, Fransa’da şahane peynirler yedim. Tatlı olarak da bilmiyorum ben hep en sevdiğim tatlıları yiyip duruyorum (ayva tatlısı, berry crumble, tiramisu, dondurma ve panna cotta) yahu gerçekten yemek konusunda bu yıl ben hiç mi keşif yapmadım. 

Yılın mekanı (Türkiye dışı): L’Escargot de Montorgueil (Paris)

Yılın mekanı (Türkiye): Batard, hala İstanbul favorilerimden 

Yılın en güzel ayı: Ozora sebebiyle Ağustos, çılgınlık sebebiyle Aralık. Aksiyon seviyorum macera seviyorum yapacak bir şey yok. 

Dersler ve kendimi tanıma yolculuğu 

Ve evet, bir yıl içinde geri dönüp değerlendirmeyi en sevdiğim kısma geldik. Hazırsanız başlayalım. Bu senenin dersleri keyifli, biraz uzun, ama keyifli. Çok kişisel dersler de var, genel geçerli dersler de var. Ama bu senenin genel teması, kendimi tanımam olmuş gördüğüm kadarıyla. Önce kendimden yola çıkmadan başkasına ulaşamıyorum, o yüzden ben kendimi ne kadar tanırsam, etrafımda olan ilişkim o kadar iyileşiyor. 

Kontrol edebildiklerine odaklan, kontrol edemediklerini bırak: Bunu böyle yazmak ve konuşmak elbette çok kolay, ama uygulaması bence zamanla iyileşiyor. İnsan kontrol edemediği durumların içinde bulduğunda kendini, ya kendini iyice yorarak asla kontrol edemeyeceği bir şeyi kontrol etmeye çalışıyor, ya da ipleri bırakıp rahatlıyor. Bu sene, ipleri bıraktırıp teslim olmam için biraz uğraştı, ama tatlı tatlı uğraştı hani, ben de yavaştan öğreniyorum. 

İnsanların sana gösterdiğini gör. İnsanları oldukları gibi değil, görmek istediğimiz gibi görüyoruz bazen. Ve ben bunu yıllar boyunca o kadar fazla yaptım ki, hayal kırıklıklarım da büyük oldu hep. Beyin, belirsizlik ve boşluk sevmiyor ve bu yüzden karşılaştığı belirsizlik ve boşlukları kendi kendine doldurma eğiliminde oluyor. Halbuki yorumlamadan, boşlukları tamamlamadan, sadece elimizdeki veriler ile hareket ettiğimizde her şey çok daha kolay akıyor ve sonrasında yaşayacağımız birçok olumsuz şeyin önüne geçmiş oluyoruz. Yorumlama, gözlemle: kendime not. 

Evren, istediği zaman istediği koşulları mutlaka yaratıyor. Hiçbir şey imkansız değil. İnsanların beyinleri, toplum tarafından çağlar boyunca mutsuzluğa kodlanmış o yüzden kendi dar gerçekliklerinin ötesini hayal dahi edemiyorlar. Bu az veya çok, hepimiz için geçerli. Bunu aşmanın tek yolu da hiçbir şeyin imkansız olmadığına inanmak. Ama tabii burada da ince bir nüans var, hiçbir şey imkansız değil evet buna inanıyoruz ama hedefimize de gerçekçi adımlarla, çalışarak ve çabalayarak ilerliyoruz. Yani aslında evet optimistiz, ama optimist optimist değil, gerçekçi optimist. Bunu da daha geçen aylarda biriyle konuşurken keşfedip kendimi şöyle tanımlamıştım: Realistically optimistic. 

Sen yürüdükçe, yol belirir. Belirsizliğe adım atmak evet öyle acayip de rahat hissettirmiyor, ama yola çıkıldığında yol kendi beliriyor. 

When in doubt, take action. Bunun öyle fazla bir açıklamaya ihtiyacı yok, if you want something, go for it. Aksiyon bana hep iyi gelir. 

Yaşadığın her şeye bir adım uzaktan, objektif bir şekilde bakmaya çalış. 

Oldukça duygusal bir insanım. Duygusallık, bence yine toplum tarafından yanlış anlaşılan bir kavram, bu arada toplum dediğimde Türk toplumundan bahsetmiyorum, genel olarak toplum kavramından bahsediyorum. Duygusal olmak demek olumlu veya olumsuz bütün duyguları yoğun bir şekilde hissedebilme yetisine sahip olmak demek, duygu spektrumunun geniş olması yani. Bendeki de oldukça geniş haliyle, ama yaşadığım şeyleri duygularımın ışığında değerlendirirsem objektifliğimi kaybedebiliyorum, o yüzden ne hissediyorsam bunu hissedip, sonrasında bir adım dışarı atıp gözlemleyerek, neyin ne olduğunu anlama pratiği yapıyorum ve bence iyi de gidiyorum. Aferin kendim. 

Sen ne kadar net olursan, yaşadığın şeyler de o kadar net olur. Ne istiyorum, ne istemiyorum, neyi seviyorum ve neyi sevmiyorum, bunları oldukça sık sorguluyorum ama sürprizlere ve bilinmeyenlere de yer bırakıyorum ki keşfetmeyi bırakmayayım. 

İletişim her şeydir: İletişim benim için her şey. Sağlıklı iletişim için de gerçekten elimden geleni yapıyorum. Yıllar boyunca hayatımda sağlıklı iletişim kuramadığım insanlar oldu ve bu yüzden de ‘acaba ben kendimi iyi iletişim kuruyor diye biliyorum da aslında öyle değil mi’ diye sorgulamak durumunda kaldım, çünkü eğer bir problemi 2-3 kereden fazla yaşıyorsanız, dönüp kendinize bakmanız gerekiyor. Bu sene, iletişim becerilerimin ne kadar iyi olduğunu kanıtlayan birçok şey yaşadım ve geçmişe dönüp baktığımda, o kuramadığım iletişimlerden de alacak, öğrenecek şeylerim olduğunu gördüm. Bu dersler sonucu, artık iletişime açık olmayan hiç kimseyi hiçbir konumda hayatımda tutmuyorum ve o kadar iyi geliyor ki. Mükemmel iletişim diye bir şey yok, hepimizin bu konuda hataları var ve olacak, ama bir insan buna ne kadar çaba gösteriyor ve iletişime ne kadar açık, en önemli şey bu. 

İnsanın hayatındaki en büyük değerlerden biri, sevdiği insanlarla çevrili olmasıdır. Sevmeyi çok seviyorum. Sevgimi göstermeyi çok seviyorum. Hayatımdaki insanları övmeyi çok seviyorum. Sevdiklerimle ilgilenmeyi çok seviyorum. Ve bu sevgi paylaştıkça artıyor. Birini sevmem çok zaman ve gözlem alıyor, ve o yüzden de sevgim çok derin. Birini artık sevmemem de çok zaman, yaşanmışlık ve gözlem alıyor, ve o yüzden de sevgim bitince tamamen bitmiş oluyor, o kişi benim için nobody haline geliyor. Bu yüzden sevdiğim insanları çok seviyorum. Ve hepsine buradan kocaman sarılıyorum. Onlar kendilerini çok iyi biliyorlar. Sevdiklerinizi sık sık övün. 

Hayatınızdaki insanların hayatınızda olma süresi değil önemli olan aslında, neler deneyimlediğiniz. Genellikle süre ve deneyim aynı görülüyor ama kesinlikle öyle değil. Öyle insanlar var ki hayatımda, yıllardır tanımama rağmen birbirimize çok yabancıyız, ve de öyleleri var ki nispeten yeni olmalarına rağmen birlikte o kadar yoğun deneyimler yaşadık ki yıllara bedel. 

Aslında hiçbir şey negatif veya pozitif değil. Öyle bir özellikleri yok. Sadece varlar, var oluyorlar. Duygular, olaylar, düşünceler, deneyimler. Negatif veya pozitif bakış açısından arınıp biraz daha evrensel baktığınızda they just exist. Ama dünyadayız, insan bedenindeyiz, elbette duygularımızın perdesi arkasından yorumluyoruz. 

No risk, no story. Dümdüz yaşayıp gitmek, bana göre değil. Bugüne kadar aldığım hiçbir riskten pişman olmadım. Ve hatta evet yaşadıklarından değil, yaşayamadıklarından, ‘acaba’ dediklerinden pişman oluyor insan. 

I have many faces and none of them is less me: Çok renkten, çok katmandan oluşuyorum ve çok geniş bir spekturumda hareket ediyorum. Bunu herkes anlamıyor ve bu bana yirmili yaşlarımda büyük hayal kırıklıkları yaşatırken, artık normalleştirmiş gibiyim. Hayatımda sadece bunu anlayabilen veya anlamaya çaba gösteren insanları tutuyorum. Ayrıca görünenin aksine değişken değilim, sadece hareket alanım çok geniş. Beni iyi tanımayan birinin değişkenlik olarak yorumlayacağı bir şey aslında o spektrumun içinde bulunan bir nokta. Spektrum çok çok geniş olduğu için de beni tanımak zaman alıyor. Ve ben bu zamanı tanımayan, bu emeği göstermeyen kimseyi hayatımda tutmuyorum artık. Değişkenliğin aksine oldukça uzun sürede karar alan, uzun sürede vazgeçen, uzun sürede yorumlayan bir insanım. Yeterince gözlem ve veri elde etmeden, hiçbir şeyi yorumlayamam. Yani temel sağlam olmakla birlikte, kocaman bir alanda hareket ediyorum özetle. 

Tutarlılık en önem verdiğim şey. Bir şeyi yaparım diyorsam yaparım, yapmam diyorsam yapmam. Önce başka bir sinyal verip, sonra farklı bir şey yapmam. Zaten o sözü verene kadar, o şeyi size söyleyene kadar ben on kere düşünüp tartmışımdır, anlık bir şeye kapılıp söylememişimdir. O yüzden de fikrim yarın değişmez. Ve karşıdan da beklentim bu yönde. Tutarlılık, olabilecek en iyi karakter özelliklerinden biri. 

Birkaç şeye odaklanıp, sadeleşeceğim. Milyonlarca hobim olmasına gerek yok, tamam seviyorum ama zaten hepsine istediğim vakti ayırmam mümkün değil ki. O yüzden, bu seneye sıkı bir eleme ile girdim. Tek bir odak da demiyorum, çünkü o da gerçekçi olmayan bir beklenti, birkaç şeyi aynı anda yapmayı sevdiğimi kabul etmemek kendimi tanımamak olur, ama en azından on şey değil de üç şey sınır olsun mesela.

Çok çok fazla miktarda duygu hissedebilen bir insanım. Kendi intensitymi unutuyorum bazen ama sonra bir şey oluyor ve hayat tekrar hatırlatıyor. 

Seçiciliğim giderek artıyor ve sırf idarelik bir şey yapmak hiç bana göre değil. İyisi olana kadar bekleyebilirim. Beğenmediğim yemeği yemem derim hep, bu hem mecaz hem gerçek anlamda böyle. Öylesine bir şey yapmayı sevmem. Öylesine sevmeyi, öylesine çalışmayı, öylesine yemek yemeyi, hiçbiri bana göre değil. Hep seçici bir insandım, ve bu giderek her sene artıyor. Ve sevdiğim şeye de yüzde yüz emek verebilirim. 

Müthiş bir enerji var içimde. Bazen bunu göz ardı edip görmüyor gibi davranıyorum ama her yönden enerjim çok yüksek. Ve buna denk insanlar var. Zaman içinde belki kendimi üzmemek, belki hayal kırıklıklarımı önlemek adına kendi enerjime denk kimsenin olmadığına kendimi ikna etmiştim. Yeter ki düşürmesinler diyordum. Ama denk gelince denk geliyormuş. 

Bir insanı kusurları ile seviyorsanız gerçekten seviyorsunuz demektir. Eğer kusurları göz ardı edersek, bir gün o kusurları görmeye başladığımızda sevgimiz de bitebilir. Gerçekçi sevgi, gerçek sevgidir. Herkesin kusurları olduğu için aslında müşterek hayat, hangi kusurlara tahammül edebileceğimizi seçmek bir bakıma. Her kusuru kabul edemeyiz, bazı kusurlar bizim o insanı hayatımızda tutmama sebebimiz olabilir. Ve en uç noktada da o kusur dediğimiz şeylerin size zarar vermemesi gerekiyor, o ayrıma dikkat. 

Biz ne yaparsak yapalım, her şey olması gerektiği gibi oluyor. O süreçte aşırı düşünmek, analiz etmek, kafamızda senaryolar üretmek, paniklemek gibi birçok şey, hiçbir işe yaramıyor. Bunu söylemek çok kolay, uygulamak çok zor, insan deneye yanıla öğreniyor işte. Veya öğrenmeye çalışıyor diyelim. 

Zıtlıklardan oluşuyorum. Yukarıda bir yerlerde anlattım, evet çok geniş bir spektrumda hareket ediyorum ve bu birçok insan için belki korkutucu, belki anlaşılmaz, belki heyecan verici. Bu spektrum, birçok zıtlığı da içinde barındırıyor. Bir konuda müthiş bir sabır gösterebilirken, diğer konuda her şey hemen olsun isteyebiliyorum. Bazı konularda müthiş bir hassasiyet gösterirken, bazı konuları o kadar önemsemiyorum ki aynı kişinin tavrı olduğuna inanmak zor. Birkaç gün sabahlara kadar partileyebilirken, birkaç gün her akşam evde kitap okuyabilir, romantik yemekler hazırlayabilir, battaniye altında uyuyakalabilirim mesela. Hepsi de benim farklı bir yönüm. Ve bütün bunlarla birlikte, hem çok netim hem ne istediğimi ve ne istemediğimi anlamak için oldukça çaba gösteriyorum.

Hızlıca yargı oluşturan insanlara kesinlikle güvenmiyorum. Elbette hepimiz ilk izlenimler, belirli önyargılar oluşturuyoruz. Ama bunları oluştururken bunların nihai olmadığını bilecek kadar duygusal olgunluk seviyesine gelmiş olmalıyız gibi geliyor. Bu yüzden de elinde yeterli veri olmadan nihai yargılar oluşturan insanları hayatıma dahil etmemekten çok memnunum. 

Cesaretimiz kadar özgürüz. Bazen risk almak gerekiyor. Cesaretin ödüllendirilmediği bir senaryo görmedim. Sonunda olumsuz bir şey yaşansa da, o da bir ders olarak kalıyor ve insanı güncelliyor. Ama cesur değilsek, gerçekten de tutsak gibiyiz. 

Değerimizi hiçbir şekilde hiç kimseye kanıtlamaya çalışmanın bir anlamı olmuyor. Ya anlıyor, ya anlamıyor, bunun bir ortası yok.

Kendi kusurlarımla, kırılganlıklarımla yüzleştim bu sene. Bunu da yine hem kendi içime döndüğüm zamanlarda, hem de insan ilişkilerinin aynasında yapma fırsatı buldum. Hepimizin birçok kusuru, eğilimi, zaafı var ve aslında bütün bunlar, insan olma deneyimini oluşturuyor. Ve mükemmel olmak hiçbir zaman mümkün olmayacak, olmasın da zaten yaşamanın amacı bu değil. Kendini bilip ilerleyebilmek önemli olan. 

Hedefe odaklandığımda, yapılacaklar listesi yaptığımda, planlı olduğumda, adım adım ilerlediğimde iyi gidiyorum. E herkes böyledir diyeceksiniz, ama ben bunları yapmadığımda bayağı bir boşlukta süzülüyor gibi oluyorum. O yüzden kendime not olarak burada dursun. 

Evrene ve hayata daha geniş bir perspektif kazandım, bu her sene böyle oluyor tabii çünkü büyüyoruz, öğreniyoruz, deneyimliyoruz, gözlemliyoruz. Bu sene de böyle oldu, belki bu seneninkiler biraz daha farklı ve kapsamlıydı. Ya da ben bu konuya daha fazla eğildim, bilemiyorum. 

2023 değerlendirmemi okumak isterseniz, o da burada. Ben dediğim gibi ara ara açıp okuyorum gerçekten de, ne olmuş ne bitmiş diye.

İşte böyle, 2024 yılı dolu dolu geçti, kendimle ilgili hiç bilmediğim şeyler keşfettim, bazı bildiklerimin tersinin doğru olduğunu gördüm, bazı bildiklerim güçlendi, kendimi şaşırttım, başkalarını şaşırttım, bazen de hiç şaşırtmadım. Büyüdüm, geliştim, keşfettim, karşıma çıkan fırsatları bazen değerlendirdim, bazen değerlendiremedim, bol bol dans ettim. Hayatın akışını, evrenin anlayışını anlamaya çalıştım. Kendimle bol bol sohbet ettim, çok güldüm, yer yer ağladım. Yine sevgi doluydum, çiçeği, renkleri, müziği, insanları, hayatı öve öve bitiremedim. Yepyeni şeyler öğrendim. Belki de ileride hayatımın seyrini sonsuza dek değiştirecek adımlar attım. Hayatıma muhteşem insanlar girdi, özellikle son aylarda inanılmaz sosyal bir dönem yaşadım. Deneyimledim, öğrendim, bazen öğrenemedim. Her insan gibi ben de kendi bakış açımdan, kendi yapabileceğim şekilde yaşadım 2024 yılını. Çok keyifliydi, buna keyif katan, bilerek veya bilmeyerek bana bir şeyler öğreten bütün herkese, bütün deneyimlere, işleyişini çok sevdiğim ama yer yer yoran canım evrene çok teşekkür ediyorum. 

The best is yet to come.

Cheers to 2025.

Elvan

Bir Cevap Yazın