Distopik dünyamızda ütopik bir hafta: Ozora 2024 notları

Ozora her sene bana yenilikler getirir. Bu getirdiği yenilikleri de öyle birden bire getirmez, yıl içinde zamana yayar. Öyle ya da böyle, hızlı ya da yavaş, bende mutlaka bir şeyleri değiştirir, günceller, yeniler. Fark etmeden kanıksadığım birçok şeyi gündeme getirir. Bozar, yeniden yapılandırır. 

Ozora her sene aynı yerde, aynı tarihlerde, benzer bir line up ile karşımıza çıkıyor olsa da her Ozora aslında birbirinden farklıdır çünkü üzerinden bir sene geçiyor ve siz aynı kalmıyorsunuz. Tabii bu aynı kalmama meselesi iyi, kötü veya nötr olabilir, kendi yolculuğum adına 2023 ve 2024 Ozoraları arasında iyi anlamda çok büyük farklar vardı kendi benliğimle ilgili. 

Bu sene geçtiğimiz senelerden farklı olan birkaç şey vardı benim için. Birincisi, kendi kıyafetlerimi diktim. Resim yapmayı çocukluktan beri çok severdim, yedi-sekiz yaşlarımda giysi ve model çizdiğimi hatırlıyorum. Kendimi bildim bileli ‘bunları dikebilsem keşke’ diye düşünmüş, ama bunu hayata geçirecek kadar ciddiye almamıştım. Yıllar içinde o kadar çok şeyle uğraştım, o kadar çok hobim oldu ki, dikişe pek de öyle sıra gelmedi, dediğim gibi ben de çok üzerinde durmadım. Benim hobilerim genelde istediğimi istediğim gibi bulamadığımda ortaya çıkarlar, istediğim gibi seyahat rehberleri bulamayınca yazmaya başladım, istediğim yemekleri dışarıda bulamayınca yemek yapmaya başladım mesela. Kıyafet konusunda da aynı şey oldu, kafamdaki festival kıyafetlerini bulmak epey zor, çok sevdiğim iki yer var ve onlardan da aldım birkaç şey ama tam aklımdakini tam kendime göre üretmek için benim öğrenmem gerekiyordu. Sonra Gökçen diye bir arkadaşımın tam da evimin bir paralel sokağında bir atölyeye gittiğini gördüm. Ve işte o zaman kendime kıyafet dikme macerası başladı. 

Ozora’nın farklı olmasının ikinci sebebi ise geçtiğimiz iki sene de her şeyini bildiğim, güvendiğim ve bana bir sürpriz yaratmayacak insanlarla gitmiş olmamdı. Bu sene birlikte gittiğim ekip ise çok tatlı insanlar olduklarına kesinlikle inandığım, ama birbirimizi nispeten yeni tanıdığımız arkadaşlarımdı. Arkadaşlıklar böyle durumlarda kendini şekillendiriyor, on gün boyunca zorlu koşullarda karavan paylaşmak, oturmuş arkadaşlıklar adına bile bir risk aslında. Sonuç olarak on gün boyunca tuhaf tuhaf şeylerle uğraşmak durumunda kalmış olsak da – karavana her gün güneş altında yokuşta yirmi litre su taşımak, birden bir şeyin çalışmaması ve çözmek için uğraşmamız benzeri – hiçbir problem karşısında kendi içimizde bir gerginlik yaşamadık. Ve bu on günlük deneyim aslında yıllarca arkadaşlığa bedel olduğu için, gerçekten iyi bir arkadaşlık kurmuş olduk. 

Bu sefer yolumuz biraz uzundu. Ankara – İstanbul, İstanbul – Viyana uçuşları sonrasında, Viyana’dan Graz’a trenle geçip oradan karavanı alıp Ozora’ya geçmek üzere planlamıştık. İki tam günü (gidiş-dönüş) yolda geçecek şekilde gözden çıkarmıştık zaten. Oldukça yorucu olduğunu söyleyebilirim, ama iyi ki gitmişiz dedik hep, yani artı eksi yapınca tahammül edilebiliyor. Biraz da ne beklediğiniz ile ilgili bir şey bu durum. 

Ozora’da karavansız hayat, bana göre değil. Doğa ve kamp aşığı biri olduğumu zaten söyleyemem, lükslerini seven biriyim ve rahatıma düşkünüm. Bir de normal kampa göre Ozora’nın zor olmasının sebebi oraya doğayı deneyimlemek için gitmiyorsunuz. Asıl amacınız festivali tümüyle deneyimlemek, bu yüzden sürekli bir gündeminiz oluyor. Müzik tarzı olarak tam olarak sevdiğim bir line up hazırladıkları için sürekli yetişmem gereken bir dj oluyor, ve bu bana günde en az altı, bazen tüm günlük bir dans maratonu olarak dönüyor. Geriye kalan kısımda da rahat etmek istediğim ve ikisini de deneyimlediğim için, çadırla karavanı karşılaştırmıyorum bile. Elbette çadırla gidip gayet güzel bir festival deneyimi yaşayan çok fazla sayıda insan var. Dediğim gibi bu tamamen sizin karakterinizle ve beklentilerinizle alakalı bir durum. 

Festivallerde herkesin kendine özgü bir partileme tarzı oluyor ve bunu gözlemlemek çok eğlenceli. Kendi adıma ben, tam bir gündüz particisiyim. Sabah erkenden uyanıp duşumu alıp, kahvemi içip süslenip püslenip doğru ana sahnenin kalabalığına karışmayı çok seviyorum. Ana sahne, bütün festivalin kalbi. Her şey oraya bağlı, orada hayat buluyor. Saat sabah 11den itibaren benim partim başlar. Sonra arada yorulunca bir kahvaltı meyve yemek smoothie bir şeyler derken zaten akşam oluyor. Gündüzleri festivalde çok daha pozitif bir vibe oluyor bana göre. Gece de eğer çok hevesle beklediğim bir sanatçı yoksa gidip yatıyorum erkenden, çünkü ertesi güne enerji lazım. Gecenin müzikleri de beni çok sarmıyor, çok karanlıklaşıyor vibe. Tabii her sene bir kez sabahlayıp gün doğumunu görmek lazım, o da çok keyifli bir deneyim. Benim gibi gündüzcüler yatınca saat akşam 11den itibaren, çeşitli ışıkları ve ilginç led aksesuarları ile kapüşonlu pelerinler giyinmiş gece canlıları ortaya çıkıyor. Onları gündüz pek görmezsiniz, onlar gerçekten de gecenin karanlığında canlanıyorlar. Festival boyu ana sahnede takılanı ayrı, sadece chill sahnelerde takılanı ayrı, gececisi ayrı, gündüzcüsü ayrı, tekno stage’e kurulanı ayrı, dediğim gibi herkesin kendine özgü bir festival tarzı var ve bunu izlemek çok eğlenceli. Ara ara etrafı keşfetmek için tamamen amaçsız yürüyüşlere çıkıyorum festival alanında, dans etmiyorsam ve dinlenmiyorsam en sevdiğim aktivite. 

Dans ve müziğin yanında festival size birçok aktivite sunuyor. Çeşitli sanat atölyelerine katılabilir, sergileri gezebilir, yoga ve meditasyon yapabilir, spiritüel söyleşilere katılabilirsiniz. Her sene bunları yapacağım deyip hiç yapamıyorum, çünkü ana sahneden ayrılmak çok zor geliyor, ana sahneden ayrılabildiğimde de dinlenmek ya da yemek yemek istiyorum, o sırada da workshoplara vakit kalmıyor. Hiç tahmin etmediğiniz seviyede yoruluyorsunuz festivalde. Her şeyi yapmak imkansız. 10 gün epey uzun bir maraton. Tam olarak nasıl bir şey olduğunu ancak deneyimleyerek anlıyor insan. 

Bu seneki festivale gelecek olursak, bu sene Boom olmadığı için olması gerekenden fazla kalabalıktı Ozora. Kalabalık zaten önden kabul ettiğimiz bir gerçek olsa da (30.000 kişi ortalama katılımcıdan bahsediyoruz) bu sefer bu sayıyı oldukça aşmıştı toplam sayı. Fazla insan demek tabii çok daha fazla yemek sırası demek. Çok daha fazla karmaşa demek. Tabii bu durum yorgunluğa da ekstra puan ekliyor. Her yer daha hızlı karışıyor ve kirleniyor. 

Müzikten bahsedecek olursak şahane bir line up hazırlamışlardı. Zaten line up asla kötü olmuyor, her sene mutlaka gelen sanatçılarla birlikte iki-üç yılda bir gelen efsane isimler oluyor. Ozora salısı çok iyi olur, çarşamba perşembe hafif geçer, en iyi line up ise cuma ve cumartesi olarak ikiye bölünür. Bu sene salı çok iyiydi, perşembe de çok iyiydi, cumayı abartmışlardı, herkesi ama herkesi cumaya dizmişlerdi, böyle durumlarda ben hep kendimle pazarlık yaparım, bak şu dj çalarken dinleneceksin yemek molası vereceksin, ne yapalım bir seti feda edeceğiz diye. Bu kez onu yapamayacağım kadar muhteşem bir program vardı – nitekim yapamadım da. Gündüz 12de başlayan dans maratonu akşam 10da bitti, sadece 19.30-20.15 arasında minicik bir dinlenebildim. Astrix, Outsiders, Ace Ventura, Darwish, Moonclipse ve 1200 Micrograms art arda dizilir mi, gerçekten insaf. İnsana bir günde iki kilo verdiren line up yapıyorlar. 1200 Micrograms bir de canlıydı, Raja Ram efsanesi sahnedeydi. Tabii set sonrası benim pilim bitmişti artık, karavana dönüp ne yiyeyim diye dolap karıştırırken Graz’dan aldığımız yaprak sarması konservelerini bulup oturup yarım kilo sarma yedim. Mükemmel bir cuma değil de ne. 

Müzikten konu açılmışken, biraz da performans değerlendirmesi yapalım. Bütün festivalin ilk beşini kendi adıma şu şekilde sıralıyorum: 1. Electric Universe (inanılmaz biri, zate büyük hayranıyım, ilk kez canlı dinleme şansını buldum, muhteşem ötesiydi seti) 2. 1200 Micrograms (yine şaka gibi bir set, akustikti ve Raja Ram sahnedeydi) 3. Emok (Emok main stage’de müthiş çalıyor, daha önceki yıllarda Pumpui’de dinlemiştim, kesinlikle main daha iyi) 4. Moonclipse (Astrix’in tekno projesi, çok iyiydi) 5. Outsiders veya Faders, kararsızım, ikisi de çok iyiydi. Dome Stage bu sene beni hem müzik, hem görsel olarak hayal kırıklığına uğrattı. Çok fazla reggae ve dubstep çaldılar, kafam çok kaldırmıyor o tarzı. Görsel olarak da geçtiğimiz senelerde içini inanılmaz bir şekilde dekore ediyorlardı, bu sene kolaya kaçıp projeksiyonla bir şeyler yansıtmışlar ve olmamış yani. Önceki seneleri bilmiyorsanız belki olabilir ama kıyaslayınca hiç olmuyor. Bu sene Dome’un pek bir çekiciliği yoktu kısacası. Normalde mıknatıs gibi bir sahnedir, kendine çeken ilginç ve mistik bir havası vardır. 

Festival ile ilgili yorumları karıştırdım biraz internette, özellikle bu sene için. Haklı haksız birçok yorum var, kendi değerlendirmemi nötr bir şekilde yapayım ben de. Festivalin ticari olduğundan, kar etmek için yapıldığından bahsedenler var. İnsanların ticaretle ilgili bu derdi nedir tam olarak anlayamıyorum, elbette birileri bir şeylerden para kazanacak. İnsan işini iyi yaptığı sürece para kazanmasından ve kar etmesinden doğal bir şey olamaz. Ki Ozora biletlerinin fiyatları son derece uygun, yemek fiyatlarına ucuz diyemeyiz ama uçuk da diyemeyiz. Ticari kısmıyla ilgili bir eleştiri yapacağım, o da bence gereğinden fazla bilet satılıyor olması. Bu kadar insan bir arada olunca festivali deneyimlemek biraz zorlaşıyor. Temizliği ile ilgili çok söylenenler olmuş, ben 30-40 bin kişinin kaldığı bir festival için temizliğinin hiç kötü olduğunu düşünmüyorum. Temizlik ekibi sürekli çalışıyor ve etrafta neredeyse çöp görmüyorsunuz. Tuvaletler kötü ama, o konuda bir şey diyemeyeceğim. Sık temizleniyor, ama yine dönüp dolaşıp çok fazla insan konusuna geliyoruz. Sadece son gün gerçekten ekstra kötüydü, insanlar gidiyor diye temizliği mi azalttılar yoksa ben mi kötü saate denk geldim, bunu yorumlayacak kadar veri yok elimde. Tuvalet kağıdı, sabun, dezenfektan gibi şeylerin yokluğuna laf edilmiş, tuvalet kağıtları 3 dakikada yok oluyor zaten, e bir de 30-40 bin kişiden bahsettiğimiz bir yerde bunları düzenli beklemek biraz saflık mı, deneyimsizlik mi, bilemiyorum. Atın çantanıza birer tane, yokluğun içindeki bir festivale gidiyorsunuz sonuçta. Alandaki doktorların ilgilenmediği söylenmiş, küçük şeylerle ilgilenmiyorlar elbette ki. Yine söylüyorum, hiçliğin ortasında 10 gün kamp yapmaya gidiyorsunuz. Yara bandınızı, dezenfektanınızı, C vitamininizi, parolünüzü mide ilacınızı falan elbette ki yanınıza alacaksınız. Ben yanıma olası ihtimallere karşı orta boy bir ecza çantası alıyorum, bu sene kamp alanımıza elimi kestim yara bandınız var mı diye biri geldi mesela, batikonlayıp dezenfekte edip sarıp yedek bantları verip gönderdim çocuğu. Böyle basit şeylerle elbette ki oradaki doktorlar ilgilenmeyecek, kendinize belirli bir seviyede yetebiliyor olmanız lazım. Festival bence gayet güzel organize ediliyor, aklınıza dahi gelmeyecek detaylar düşünülüyor. Kişisel sorumluluklarınızı festivalin düşünmesini beklerseniz tabii ki hayal kırıklığına uğrarsınız. Dört-beş saatlik bir partiye gitmiyorsunuz, on günlük bir festivale gidiyorsunuz. 

Bu sene biraz abartı gördüğüm şeylerden biri bayrak meselesiydi. Millet adı vermeyeceğim, ama ana sahne biraz bayrak şova dönmüştü. Bu tarz festivallerin asıl amacı dans pistinde dil, din, ırk, cinsiyet ve daha aklınıza ne geliyorsa o ayrımların yok olmasıdır. Çünkü aslında müziğin önünde hepimiz eşitiz, hepimiz biriz ve aynıyız, ve oraya da bunu hatırlamaya, toplumun yarattığı ayrımları sıfırlamaya gidiyoruz. O yüzden bayrak olayını anlamsız buluyorum. Gruplaşmayı da tabii ki anlamsız buluyorum. Bu sene biraz o açıdan abartılıydı durum. Umarım gelecek senelerde de aynı şekilde olmaz. 

Güvenlik açısından festivalde hırsızlık yaşanması elbette ki mümkün. Benim başıma bugüne kadar hiç gelmedi, kendi eşyalarıma oldukça sahip çıkan biriyim, değerli eşyalarımı bel çantamdan hiç ayırmadım. Bunun yanı sıra çok da kıymetli olmayan şeyleri doldurduğum bir çantam var (su, kraker, sweatshirt falan böyle şeyler) onu bırakıp dans etmeye giderim hep, üç yıldır bu böyledir, üç yıldır da bir şey olmadı. Yalnız hırsızlık oluyorsa özellikle geceleri oluyor bence. Umut ve Dilan’ın çantası gece 2-3 gibi yok oldu mesela, ana sahnede bırakmışlardı. O yüzden elbette dikkat etmek lazım, çünkü çalınabilir de yanlışlıkla biri alabilir de, her şey mümkün. Bir de ana sahneye dinlenelim gölge olsun diye kurduğumuz çadırın ipini çıkarmışlar ve içindeki örtüyü almışlardı, bu son gece oldu mesela. Özellikle gece oluyor böyle şeyler. 30-40 bin kişi için herkes süper iyi niyetli diyemeyiz, çılgınca bir dikkat gerektirmese de iki tavsiye verebilirim: Bel çantanızı yanınızdan ayırmayın ve geceleri ekstra dikkatli olun, o da üzerinizden bir şey çalınacağı için değil tabii ki, bırakıp gittiğiniz eşyalar alınabileceği için. 

Festival sonrası gerçek hayata dönmek insanı biraz zorluyor. Karşılaştığınız herkese gülümsediğiniz, herkesle yardımlaştığınız, dış dünya ile bağlantınızın olmadığı bir yerden birden bire binaların arasına kurulan, yabancılara şüpheyle yaklaşılan, çoğunlukla kimsenin birbirine güveni olmadığı bir dünyaya adaptasyon biraz zaman alıyor.

Yazıyı bitirmeden önce Ozora’nın ‘en’leri, yenileri ve diğer top moments seçkisi yapalım:

Festivalin en iyi 3 seti: Electric Universe, 1200 Micrograms, Emok.

Festivalin en iyi 5 şarkısı: Yenilerden gideceğim, all time favorites değil de son dönemlerde sevdiklerimi listeleyeyim dedim. Bu yılın şarkısı kesinlikle Electric Universe & Faders’dan Surya oldu. İkincisi Morten Granau’dan Spacelab, üçüncüsü Moonclipse Doux, dördüncüsü Liquid Soul, Emok ve Martin Vice ortak yapımı Elsewhere. Beşinciye de Guided Meditation – Mad Maxx diyorum.

Festivalin en iyi günü: Cuma, ama perşembe de yarışacak düzeydeydi.

Yeni sanatçı keşfi: Mad Maxx. Perşembe gündüzünde Main Stage’de bütün gün zıplayıp dans ettikten sonra kamp alanında keyif yaparken Main Stage’den inanılmaz sesler geliyordu. Bu kimmiş diye baktığımızda benim daha önce duymadığım Mad Maxx diye bir dj olduğunu öğrendim. Set çok çok iyiydi bu arada, kendisini daha önce nasıl keşfetmemişim diye şaşırdım biraz.

Festivalin en iyi anı: Cuma günü main stage’in her noktasında dans ettiğimiz kesintisiz altı saat.

Festivalin en zorlayıcı anı: 38 derece güneş tepedeyken, karavana yokuşlardan güneş altında su taşımak. Ozora’da hayat bazen zor.

Festivalin beklentiyi karşılamadığı an: Dome Stage dekorasyonu ve line up’ı.

Ozora ‘ya (veya benzer bir festivale) gitmeyi düşünüyorsanız temelde önerebileceğim birkaç şey var:

  • İyi bir plan yapın. Festival uzun, detay çok. 
  • Yanınıza mutlaka ve mutlaka multivitamin, boğaz spreyi, burun spreyi gibi şeyler alın ve düzenli kullanın. Hasta olmayı veya yorulmayı beklemeyin. 
  • Güneş zorlayıcı bir faktör olabiliyor. Ferah kumaşlardan yapılan kimonolar, fularlar, güneş kremi çok çok önemli. 
  • Geceler de zorlayıcı. Çok çok soğuk. Ben seneye termal içlik götüreceğim mesela. Etrafta hiçbir bina vs olmadığı için soğuğu kesen hiçbir şey yok. 10 derecelere iniyor gece birden.
  • Çok su için, bol yemek yiyin. 
  • Yargılarınızı kapıda bırakın, insan çeşitliliği sonsuz. 
  • Eşyalarınıza sahip çıkın, bel çantanızla dans etmeye alışın. 
  • Nakit bulundurun. 
  • Çok şikayet etmeyin, lükslerinizi çok aramayın, hayatta kalıp sağlıklı bir şekilde eğlenmeye bakın (oldukça lüks ve rahat düşkünü biri olarak söylüyorum bunu) 

Ozora festival ile ilgili bütün sorularınızı yanıtlayacak bir rehberim de var tabii ki, eşya listesinden kampla ilgili önerilere, her detayı düşünüp komple bir rehber halinde yazmıştım, onu da burada bulabilirsiniz. 

Belki de Ozora 2025’te karşılaşırız, kim bilir. 

Bir Cevap Yazın