Roma Notları: Güncellemeler ve birtakım lokal öneriler

Kendime göre oldukça sakin geçen bir kış sonrasında ani bir kararla birkaç gün sonraya Roma bileti almaya karar verdim. Havalar ısınmaya başladığı zaman, benim içim de ısınıyor ve bir yerinde duramama haline kapılıyorum. Baharın gelişi, güzel güneş, çiçekler falan derken bu temalara en uygun şehir, sıcak renkleriyle Roma olacaktı. 

Roma’ya gitmeyeli beş sene olmuştu. Hani bazı şehirleri gördüğünüz an seversiniz, şehrin enerjisiyle sizin enerjiniz hemen tutar ya, Roma benim için öyle bir şehir. Baktığım her yerin güzel olması, sıcacık renkleri, açık hava müzesi gibi sokakları ile adım attığım an sevdirmişti bana kendini Roma. 

Blogda klasik bir Roma Gezi Rehberi ve Roma Yeme İçme Rehberi mevcut. Bu yazı biraz günlük tadında olmakla birlikte, lokal öneriler ve ipuçları da barındırıyor, kapsamlı bir rehber istiyorsanız diğer iki rehberle birleştirerek faydalanmanız harika olacaktır.

Blogda gördüğünüz her fotoğrafı zaten ben çekiyorum, fakat bu Roma yazısındaki fotoğraflara daha da dikkatli bakmanız beni mutlu eder çünkü bu kez ekstra güzel şeyler çıktı sanki.

Roma’da 1. Gün: Turistik yerleri selamlıyoruz, lokal lezzetler yiyoruz 

Konaklama & Öneriler 

Geçtiğimiz sefer Pantheon’a iki dakika uzaklıkla bir evde kalmıştım. Kısa seyahatlerde şehrin tam merkezinde olmayı, evden çıktığım an şehrin görkemli bir manzarasını görmeyi seviyorum. Hem yolda vakit geçirmek yerine sokakları keşfetmeye de daha fazla vakti oluyor insanın böylece. Bu sefer Kolezyum taraflarında bir otel tuttum. Kaldığım yerin sokağının adı tesadüfen ‘Marco Aurelio’ idi ve bilin bakalım benim en sevdiğim filozof kim. İnsanlarda en kıymet verdiğim şey hep kafa yapıları ve düşünme biçimleri olmuştur ve Marcus Aurelius’un bilgeliği, en üst seviyede saygı duyulacak bir bilgelik. 121-180 yıllarında, yaşadığı koşullarda, imparator olmasına rağmen düşünce sistemine ve stoacılığına hayran olmamak elde değil. Kendine yazdığı notlardan derlenen ‘Kendime Düşünceler’ kitabını henüz okuma fırsatınız olmadıysa hemen alın, okuyun. 

Uçaktan indikten sonra metro ile Kolezyum’a, oradan otele geçtim. Metrodan çıkarken direkt olarak Kolezyum’un büyüsüne kapılıyorsunuz. Bütün görkemiyle sizi ‘Roma’ya hoş geldiniz’ dercesine karşılıyor. 

Otele yerleştikten sonra hemen etrafı keşfetmek için hazırlanmaya başladım. Beni tanıyanlar bilir, seyahatlerde hoparlörümü yanımdan ayırmam. Hatta sadece seyahatler değil, çantamdan durduk yere de hoplarlör çıkabilir çünkü anları müzikle birleştirmeyi, müzikle anılar yaratmayı severim. Roma’da olmanın verdiği keyifle hemen İtalyanca playlistimi açtım, bavuldan da şöyle güzel bir etek ve üst seçip hızlıca hazırlandım, seyahat moduna girdim, ve otelden çıktım. Hava, benim orada olduğum bütün günler yağmurlu gösteriyordu, sonra vazgeçti. Sıcacık ve güneşli bir Roma günü bekliyordu beni. Sıcacık ve güneşli günler hep güzeldir, ama beklemiyorsanız daha da kıymetli oluyor bir anda. 

Konaklama ile ilgili birkaç öneride bulunacak olursam, şehrin en merkezi elbette çok keyifli. Konaklayacağınız yerin Pantheon, Trevi, Piazza Navona gibi yerlere uzaklığını kontrol edebilirsiniz. Alternatif olarak Kolezyum tarafı da konaklamak için gayet güzel. Bunlar dışında Monti de şehir merkezine oldukça yakın ve çok keyifli alternatif bir bölge. Trastevere ve Testaccio da keyifle konaklayabileceğiniz alternatif bölgelerden. Özellikle Testaccio, hiç öyle turist akınına uğramayan ve en turistik yerlere ortalama 3 kilometre uzaklıkta, hem lokal hem çok ‘Roma’. Trastevere ise son dönemlerde alternatif bir bölge olarak ünlenmiş durumda. 

Aynı anda hem turist hem gündemsiz olmak 

Turist olmak demek, her daim bir yapılacaklar listenizin olması demek. Yetişilecek müzeler, görmeniz gereken yapılar, yemeniz gereken lezzetler bir kolunuzdan çekiştirirken, zamanınız olmadığı için yetişemeyeceğiniz ve deneyimleyemeyeceğiniz şeyler de diğer yandan aklınızı meşgul ediyor. Bu ikilem arasında yapabileceğiniz kadar çok şeyi yapmaya çalışıyor, bir yandan çok yoruluyor, bir yandan keşke biraz daha kalsam diyor, bir yandan da gördüklerinizi sindirmeye çalışıyor oluyorsunuz. Epey bir süre bu şekilde seyahat ettim. Oradan oraya, o müzeden o müzeye, o restorandan o cafeye koşturduğum seyahatlerim sırasında hep not almaya özen gösteriyor, sonra onları şu an okuduğunuz gibi rehberlere çeviriyordum. Hala bunu yapıyorum, ama artık daha kendime özgü bir tempom var. Hala yazıyorum, hem kendim için çünkü o yoğun tempo sırasında, o kadar deneyim bombardımanı arasında detay hatırlamak oldukça zor, hatta imkansıza yakın, hem de yıllar içinde oluşan okuyucu kitlem için, çünkü önerilerimin işe yarıyor olması beni çok mutlu ediyor.

Roma’ya ilk geldiğimde ‘turistik görev’ olarak adlandırdığım neredeyse her şeyi gerçekleştirdiğim için bu kez gerçekten de yapılacaklar listemde öyle pek de bir şey kalmamıştı. Ben de bunun rahatlığıyla ve gündemsizliğiyle, oldukça yavaş ve kendi kendini şekillendiren, doğaçlama bir seyahat gerçekleştirdim. 

Hiçbir acelem olmadığı için hazırlanıp çıkarken fotoğraf makinemi aldım ve bilmediğim sokaklarda rastgele yürümeye başladım. Zaten Kolezyum bulunduğum noktadan hangi sokağa girsem görünüyor, hepsini tek tek dolandım. Sonra Kolezyum’a doğru ilerledim, biraz kalabalığa karıştım, oradan Piazza Venezia’yı geçerek Trevi’ye doğru ilerledim. 

Fontana di Trevi 

Turistik yerlerden kaçınma tribine çok da giren biri değilim. Hatta bazen direkt olarak turistik yerlere defalarca gitmek hoşuma gider. İstanbul’da yaşarken de defalarca gitmiş olmama rağmen canım sıkıldıkça Galata’da yürür, kuleyi seyrederdim. Ziyaret ettiğim diğer şehirlerde de bunu yapmayı seviyorum. Defalarca gördüğüm bir meydanda tekrar tekrar oturabilirim, insanları izleyebilirim, heykellere, binalara bakabilirim. Güzelliğin büyüsü beni bir şekilde kendine çekiyor. Güzel olan sizi istisnasız her gördüğünüzde büyülüyor. 

Kendi yorumumuzu katmak istercesine Türkçe’ye ‘Aşk Çeşmesi’ diye geçmiş olan Trevi Çeşmesi, günün her saati turist akınına uğruyor, bunun neden böyle olduğunu anlamak hiç de zor değil. Nicola Salvi tarafından tasarlanan ve Giuseppe Pannini tarafından 1762 yılında tamamlanan Trevi’nin ihtişamlı görüntüsü karşınıza çıktığı an büyüleniyor, kendinizi oradan alamıyorsunuz. Her bir detayı tek tek incelemek, orada uzun uzun kalmak istiyor insan. Tabii çoğu zaman gerçekten de adım atılmayacak kadar kalabalık. Bu kalabalığa geçen sefer de bu sefer de her fırsat bulduğum an karışıp Trevi’yi izlemeyi ihmal etmedim. Tam Trevi’nin dibinde minik bir pizza dükkanı buldum, turist olacaksam tam turist olayım dedim ve oradan bir dilim pizza alarak biraz daha Trevi’yi izledikten sonra sokakları dolanmaya başladım. Pizza aldığım yerin adı Pizza in Trevi imiş bu arada, pizzanın tadı çok iyiydi, çılgın bir sıraya denk gelmezseniz Trevi’den alacağınız görsel zevki pesto, mozzarella ve domates ile birleştirerek kat kat artırabilirsiniz. 

Pantheon 

Trevi ve çevresindeki sokakları dolandıktan sonra, bir diğer muhteşem yapıyı görmek üzere Pantheon’a doğru ilerlemeye başladım. Roma gerçekten bir açık hava müzesi, mimariye, tarihe, sanata aşık olmak için sokaklarında biraz dolanmanız yeterli. Pantheon, 125 yılından beri orada duruyor mesela. 2000 yıllık bir süreden bahsediyoruz. 09.00-18.30 arasında içini gezebiliyorsunuz, ben bu kez o sıraya girmek yerine dışarıdan seyretmeyi tercih ettim. Geçen seferki ziyaretimde şansıma hiç sıra yoktu, hemen girmiştim. 

Pantheon çevresinde gezerken bir kahve molası vermek isterseniz meşhur Caffe Tazza d’Oro’ya uğrayabilirsiniz, tabii o kalabalıktan dolayı tam bir mola olarak sayamayız burayı, ama ayakta bir espresso için derim. İsterseniz paket alıp eve de götürebilirsiniz. Pantheon manzaralı bir şeyler içmek isterseniz de civardaki herhangi bir yere oturup Aperol içebilirsiniz mesela. Turistik yerlerde bir şeyler içilmesine hiç karşı değilim, hatta bayılırım o ihtişamlı yapıları izleyerek bir şeyler içmeye. Ama bu kadar turistik yerlerde kaliteli yemek bulmak imkansıza yakındır, içki her yerde aynı içkidir, o yüzden manzarayı izlerken içkimizi yudumluyoruz, yemeğimizi gerçekten lezzetli yerlere bırakıyoruz. 

Piazza Navona & Çevresi 

Roma’daki belki de en güzel meydan Piazza Navona’da vakit geçirmek için acelesiz bir şekilde ilerlerken bulduğum bir yerden dondurma aldım. Sokakları dolanırken bir şeyler yemeyi seviyorum – sadece sokakları dolanırken değil genel olarak lezzetli şeyler yemeyi severim. Burası da Trevi gibi, uzun uzun seyretmelik muhteşem heykelleri olan bir meydan. Sadece hangi yönde olduğuna bakıp, yolu haritadan izlemeyip dolana dolana gitmeye karar vermenin sonucunda Fransızca bir kitapçı buldum ve orada epey oyalandım. Meydanın tam arkasında bir yerlerde kalıyordu bu küçük dükkan. 

Piazza Navona’nın kendi güzelliği yetmiyormuş gibi, etrafını çevreleyen sokaklar da çok güzel. Barlar, restoranlar, hepsi cıvıl cıvıl, ayrıca çok lezzetli şeyler de bulabilirsiniz buralarda. Şehirdeki favori tiramisum Two Sizes burada mesela. Önünde hep sıra olur, ama hiç gözünüz korkmasın çok hızlı bitiyor sıra. Ayrıca Cul de Sac da yakınlarda, çok sevdiğim bir İtalyan restoranı. Enoteca Il Piccolo’da da -yer bulabilirseniz- bir kadeh içki içmeyi ihmal etmeyin. Nitekim biz yer bulabildik ve öyle yaptık. 

Gün batımı yaklaşırken şehirde yürümek öyle keyifli ki. Beyaz şaraplarımız sonrası Tiber kıyısında gün batımı renklerinin şehir renkleriyle karışmasını izlemek, konudan konuya atlayarak sohbet etmek, rotamız olmadan yürümek, bize unutulmaz bir gün olarak geri döndü. Bu yürüyüş sırasında sıcak renklere boyanmış klasik Roma evlerinin üzerinde uçan bir eşek figürü görünce ne olduğunu merak ettik, 1970lerde yapılan barışçıl bir protestodan kalan tek resimmiş. Detaylarını merak ederseniz linkini bırakıyorum. 

Gün batımı renkleri ile harmanlanan Roma renklerinin büyüsüne kapılabileceğimiz kadar kapıldıktan sonra artık yemek saati geldiği için, lokal lezzetlere doğru yol aldık.

Roma lezzetleri: Carbonara & Enginar 

Carbonara, yumurta, bacon ve peynirin makarnayla efsanevi buluşması ve Roma mutfağının klasik bir örneği. Gerçekten çok lezzetli, benim normal beslenme düzenim için oldukça ağır olmakla birlikte Roma’dayken mutlaka tadılması gereken bir lezzet. Zeytinyağlı enginar ise muhteşem, her gün olsa her gün yenilir, o derece. Bu lezzetleri Ristorante La Campana’da yedik. Yanında lezzetli bir şişe kırmızı şarap ile müthiş keyifli bir akşam yemeğiydi. La Campana, çok eski ve son derece lokal bir restoran. İçeriye girdiğiniz an ne demek istediğimi anlayacaksınız. Roma listenizde mutlaka bulunsun. 

Hem yemeğin, hem sohbetin, hem şarabın güzel olmasının verdiği keyif ile bu kez birer kadeh daha şarap içmek için lokal şarap barlarının birine gidip kalabalığa karışmak adına restorandan ayrıldık.

Bir sokağın köşesinde adını hatırlamadığım minik bir şarap barında, yine üzümünü hatırlamadığım güzel bir kadeh kırmızı şarap içerken Roma’da olduğuma, dünyada olduğuma çok mutluydum ve dünyanın sunduğu mucizevi lezzetlerin ve duyguların varlığına bir kez daha teşekkür ettim. 

Roma’da 2. Gün: Belirli rutinler, Roma lezzetleri, lokal şaraplar 

Bir yerde üç gün bile kalsam, rutin ve alışkanlık seven biri olduğum için hemen bir rutin oluştururum. Kaldığım yerin ‘mahalle kahvecisi’ olarak adlandırdığım Caffe Antica Roma’da sabahları espresso doppio içmek de bu seyahatimde rutin haline getirdiğim bir şey oldu. Erkenden uyanıp hazırlanıp biraz kitap okumak ve yazmak için her sabah buraya uğrayıp bir kahve içip güne öyle devam ettim. 

Kahve sonrasında şehir merkezine doğru yol alırken yine Kolezyum’un önünden geçtim. Kolezyum’u kaldığım süre boyunca farklı farklı saatlerde farklı farklı açılardan görüp çok daha yakından tanıma fırsatım oldu. Tabii her seferinde bir başka büyülüyor görkemiyle. 

Her ürününün lezzetli olduğu bir dükkan: Roscioli 

Rotasız bir yürüyüş sırasında sokaklarda dolanırken, hiç beklemediğim bir şekilde bir kumaşçıya rastladım. Fiyat performans bir şey bulamasam da dükkanı gezmek keyifliydi. Geçtiğimiz sefer şehirdeki en güzel cornettoları yediğim Roscioli geldi aklıma, oraya doğru ilerlemeye karar verdim. Roscioli’nin bir fırını var, bir de şarküteri & peynir dükkanı. İkisi de oldukça popüler ve kalabalık. Fırının olduğu sokağa geldiğimde yine sıra vardı ama çok fazla beklemiyorsunuz, alıp çıkıyor herkes. Biraz bekledikten sonra bol pesto soslu pizza dilimimi ve üzerine tatlı niyetine yiyeceğim kremalı cornettomu alıp bir köşede etrafımı izleyerek pizzamın keyfini çıkardım. Sonrasında cornettomun kremasız olması beni biraz üzen bir sürpriz oldu, ama ne yapalım. Cornetto nedir bilmeyenler için minik bir açıklama: aslında kendisi İtalyanların kruvasanı. Özelliği içi çeşit çeşit krema dolgulu olması. Benim favorim vanilya, ama fıstık ve çikolata dolgulular da çok seviliyor. Hele ki fırından yeni çıkmış haline denk gelirseniz sakın ama sakın kaçırmayın. 

Müthiş pizzam ve üstüne kreması için aldığım ama kremasız çıkan cornettomu yedikten sonra biraz okuyup yazmak için bir yere oturmak istedim ve tam da Roscioli’nin karşısında minik bir bar gördüm. Önce bir aperol spritz (daydrinking’in en iyi yapıldığı yer bence Roma) üzerine de bir kadeh rosso di Montalcino içip güzel güneşin altında keyif yaptım. İtalya’da her yerde ortalama 5 euroya güzel şarap bulabilmek şahane. Aperol de genellikle 5-7 euro arası. Bir de burada içkinin yanına mutlaka bir şeyler ikram edilmesini çok seviyorum. Ya biraz cips, kraker, zeytin veya hepsi birlikte servis ediliyor. Cipsi etraftaki serçelerle birlikte yedik, bana epey bir süre eşlik etmeyi tercih ettiler. 

Güzel şeyler yiyip içtikten sonra biraz daha güzel şeyler yiyip içmek için masamdan kalkıp tekrar Piazza Navona’ya doğru yürüdüm. 

Şehirde en sevdiğim tiramisu: Two Sizes 

Birinci günde de anlattığım gibi Piazza Navona ve civarında epey lezzetli şeyler yemek mümkün. Bu sefer yolda bir dondurma sonrası (sanırım Grom’dan aldım dondurmayı) canım şehirde en sevdiğim tiramisuyu isteyince kendimi Two Sizes’da sıraya girmiş buldum. Çeşit çeşit tiramisular satıyor olsalar da klasik bence en iyisi. Mascarpone kreması yumuş, bayıcı bir şeker oranı yok, porsiyon gayet yeterli derken şehirde birkaç yer denedikten sonra burası favorim olmuştu, hala bir şey değişmemiş. 

Bol güneşli bir gün sonrasında ikinci günde hava biraz kapadı ve sonra epey yağmur yağdı. O sırada Pantheon civarında bir yerlerdeydim, kendimi bulduğum ilk dükkana attım ve koleksiyonuma eklemek üzere çok tatlı kitap ayraçları aldım. 

Yağmur pek de duracak gibi değildi, ben de eve doğru yürüyeyim dedim, şemsiyem olmasına rağmen epey bir ıslandım, sonra yol üzerinde belki biraz diner diye bir bara oturdum, bir Bellini içtim. Bellini’yi hiç becerememişler, sevmedim. Baktım yağmur dinecek gibi değil, yola devam ettim. Gün boyunca yarım saat aralarla bir şeyler yediğim bir gün olduğu için akşam üzeri pek de acıkmamıştım, evde geçen sakin ve tatlı bir akşam oldu. 

Roma’da 3. Gün: Testaccio, Monti, İspanyol Meydanı ve biraz gece hayatı 

Testaccio’ya giderken 

Üçüncü günün sabahında yine mahalle kahvecim Caffe Antica Roma’da bir espresso doppio, biraz kitap ve biraz journaling ile rutinimi gerçekleştirdim. Turistik noktalardan biraz daha uzak bir yere, Testaccio’ya doğru yola çıktım. 

Testaccio, turist akınına uğramamış, ama turistik yerlere de 20-30 dakika yürüyüş uzaklığında, yine o sıcacık renklerdeki Roma evleriyle dolu lokal bir mahalle. Sabahın erken saatlerinde, sessiz sakin yürürken yol üstünde ilk durağım olan Giardino degli Aranci’ye, yani Portakal Bahçesi’ne geldim. Roma’ya tepeden bakan, portakal ağaçları ile dolu bir park. Saat erken olduğu için pek kalabalık da sayılmazdı. Biraz güneş, biraz kitap, Roma manzarası ve arka planda tatlı bir amcanın şarkıları ile harika bir sabahtı. 

Aranan cornetto bulundu: Pasticceria Barberini 

Birkaç sayfa daha okuyup, biraz daha müzik dinleyip, manzaraya tekrar baktıktan sonra Testaccio’ya doğru yürümeye devam ettim. Üç gündür istediğim gibi bir kremalı cornetto bulamıyordum, fakat bu arayış Barberini’de sona erdi. Barberini, Testaccio’da muhteşem bir pastane. Cornettoları şahane olmakla birlikte, benim gibi her şeyi bir arada yemek isteyenler için bütün tatlıların minik porsiyonlarını yapıyorlar ve hepsi inanılmaz lezzetli. Espresso doppio, bütün denemek istediğim tatlılar, vanilya kremalı cornetto, üstüne bir cappuccino daha, tatlı bir sohbet, güneş, bahar havası derken muhteşem bir Roma sabahıydı. 

Öğlen Aperolü: Mercato di Testaccio 

Testaccio’daki turumuza devam ederken saat 12 olunca insanın aklına neden birer aperol içmeyelim sorusu geliyor. Dediğim gibi daydrinkingin en keyifli olduğu şehir Roma olabilir. Bu düşünce ile Mercato di Testaccio’ya doğru yol aldık, mahalle pazarlarını hep çok severim zaten, o yüzden buradakini de çok sevdim. Hafta içi ve gündüz olduğu için sakindi. Normalde akşamları çok kalabalık ve canlı oluyormuş. Dört euroya aperol içilebilen bir yer olduğu için de ekstra güzeldi tabii. Öğlen aperolü sonrası güneş iyice yükselirken, Monti’ye doğru yola çıktım.

Monti 

Kolezyum ve Trevi’ye komşu olan Monti, şehrin oldukça canlı bir bölgesi. Restoranları, barları, yine Roma’nın her yerinde olduğu gibi sıcacık renkleri ile dolu sokakları ile şehrin atmosferini çok güzel yansıtıyor. 

Monti’de bir şeyler atıştırmak ve biraz sohbet etmek için yoldaki restoranlardan birine oturduk, fakat hem gereksiz pahalıydı hem de atıştırmalıklar epey minicikti, siz gitmeyin diye ismini de yazayım: Da Robertino. İçki şehir genelinde hep aynı fiyat olduğu için birer kadeh bir şey içmek için rastgele her yere girebiliyor insan, ama yemek söz konusu olunca çok şey değişiyor, bu da aklınızda olsun. 

Buralarda araştırdığım ama bizzat denemediğim mekanların isimlerini de paylaşayım, belki siz denersiniz. 

Trattoria Valentino, Fatamorgana Monti, Ai Tre Scalini, Faufiché, Oppius (park)

İspanyol Meydanı ve Çevresi 

Trevi’ye, Pantheon’a defalarca gidip, Kolezyum’u her gün her saat görüp İspanyol Meydanı tarafına gitmeden dönmek olmaz diye üçüncü günün diğer yarısını da burada geçirmeye karar verdim. Diğer iki güne göre güneş epey bir güçlü olduğu için anında omuzlarım yarı ıstakoza döndü bile bir-iki saat içinde. 

İspanyol Meydanı, bir anlığına sizi Sevilla’da hissettiren küçük bir meydan. Önceden merdivenlerde oturup bir şeyler yiyip içiyordu insanlar, sanırım dört-beş yıl önce yasaklandı bu. Şimdi sadece anlık fotoğraf çekmenize ve tabii merdivenlerden çıkıp inmenize izin veriliyor. Merdivenleri tırmanınca Galleria Borghese’ye doğru çıkmış oluyorsunuz – ben burayı bir türlü gezemedim, hep bir dahaki sefere diyorum. 

Meydanın etrafındaki sokakları mutlaka dolanmak lazım. Özellikle Antica Caffe Greco’yu görmeyi ihmal etmeyin. İtalya’da kahveyi ayak üstü içip giderseniz fiyatı farklı, oturursanız farklı. Greco, bu fiyat uçurumunun en yüksek olduğu yerlerden biri. Bir kahveye 10 euro vermek istemeseniz bile, barda ayakta kahvenizi içip içeriye mutlaka bir bakın. 1760 yılından beri açık olan kafe, Stendhal, Goethe, Mendelssohn gibi sanatçıların ziyaret ettiği o tarihi yerlerden biri. İçerisi de galeri gibi sanat eserleriyle dolu. Dolayısıyla burada bir içkiye verdiğiniz parayı aslında müze girişine vermiş gibi de düşünebilirsiniz. 

Tiramisu deyince ilk sıralarda çıkan Pompi’yi tavsiye etmiyorum, ben birkaç kez denedim, ı ıh bence gayet ortalama bir tadı var. Tabii ki deneyip kendiniz karar verin, ama Two Sizes’la kesinlike lezzet farkı var aralarında bence. 

Meydanda biraz dolaştıktan sonra güneş altında yandığım ve serinlemek, yazıp çizmek için tesadüfen meydanın tam da kenarında, içerisi kocaman ve bomboş bir cafe buldum: Il Gianfornaio. Tok olduğum için sadece bir kahve içtim fakat içeride hem yemek var, hem kokteyl var, hem fırın ürünleri var. Tatlarını bilemeyeceğim, ama gün ortası molası için epey ideal bir yermiş. Burada epey bir zaman geçirdikten sonra yağmur yağacak gibi olduğu için ve ben de dünkü gibi sırılsıklam olmak istemediğim için biraz etrafta yürüyüp rastgele bir restorana oturmaya karar verdim. Yol üstünde Osteria del Tempo Perso Belsiana diye şık görüren bir restoran bulup, Roma mutfağının en sevdiğim makarnalarından biri olan Cacio e Pepe yiyip bir kadeh kırmızı şarap içtim. Cacio e Pepe’ye lime kabuğu rendelemişlerdi ve oldukça ferah bir tat katmıştı. Restoran keyifliydi, tavsiye ederim. 

Yağmur yağacak gibi göründü, yağmadı, gece çıkacağımızdan biraz dinlenmek için kaldığım yere doğru yol almaya başladım, yolda Trevi’yi tekrar gördüm, biraz dondurma yedim ve eve geçtim. Hem güneş hem bütün gün yürümek epey yorucu olmuş, şöyle 1-2 saati evde geçirmek epey iyi geldi. Eve geçerken tabii ki Kolezyum’u tekrar gördüm, bu kez gün batımını izledim. Kolezyum’dan yansıyan ışık, gün batımının renkleri falan derken çok keyifli bir manzara vardı karşımda. 

Roma’da gece hayatı: The Sanctuary 

Seyahatim boyunca Roma’yı lokallerin eşliğinde ve lokal önerilerle deneyimliyor olmak çok keyifliydi. Gece hayatında da aynı şey oldu, tesadüfen tam da bizim çıkmak istediğimiz gece Who Made Who Roma’da çalıyordu, hem de backstage’e davetiyemiz vardı. 

Bali esintileri ile egzotik bir şekilde dekore edilmiş Sanctuary’de bu tarz etkinlikler oluyormuş, gitmeden ne var ne yok kontrol edebilirsiniz. Sanctuary, gece çıkmak için keyifli bir yer ama bazen gece kulüplerinin biraz kasıntı bir havası oluyor ya, burada da vardı birazcık, ama biz eğlendik tabii. Biraz negroni, biraz dans, biraz felsefe ve psikoloji sohbeti derken kaldığım yere dönüşüm saat sabah dördü bulmuştu. 

Roma’da 4. Gün: Eve dönüş – Duty Free’ye uğramayı düşünenlerin dikkatine 

3-4 saat uyuyacak kadar vaktim oldu, sonrasında hızlıca hazırlanıp biraz erkenden çıktım ki Caffe Antica’da bir espresso doppio içebileyim. Aslında pek de erken çıkmamışım, ama yetişecek kadar vaktim vardı. Dün gece sonrasında kendime gelebilmek için espresso doppio, üstüne portakal suyu, üstüne de bir fıstıklı cornetto yedikten sonra metro ile önce Termini’ye, oradan da havaalanına geçtim. Termini’den havaalanına ulaşmak oldukça kolay ve hızlı, Leonardo Express ile 20 dakika kadar sürüyor. Bileti online da alabilirsiniz, bazen Termini’de gereksiz bir bilet sırası oluyor makinelerin önünde, çoğu da ne yapacağını bilmeyen insanlar oluyor. 

Uçaktan iki saat kadar önce havaalanına gittim ve herkes bir şekilde bavulunu vermiş olsa gerek, tek bir kişi yoktu önümde. Pasaport kontrolü de aynı şekilde, bomboştu. Yalnız hayatımda görmediğim bir Duty Free sırası vardı, en az bir saatte biterdi o sıra o da en az, hani birkaç şişe şarap biraz peynir alayım falan diyorsanız İtalya’da böyle bir risk var, o yüzden seyahatiniz sırasında marketlerden alıp bavula atabilirsiniz. 

Uçağı beklerken neden bir pepperoni pizza yiyip biraz şarap içmeyeyim ki dedim (saatin sabah 11.30 olmasının ve benim 1 saat önce iki cornetto yemiş olmamın ne önemi var ki sonuçta) güzel bir kadeh İtalyan şarabımla, Türkiye’deki havaalanlarında yemek fiyatlarının aksine son derece normal fiyatlı ve lezzetli pepperoni pizzamla keyif yaptım, çünkü keyif yapmanın bir yeri, zamanı ve sınırı yoktur. Hayatın kendisi bir keyif yolculuğu değil mi zaten. 

Bir daha görüşene dek, arrivederci Roma! 

Bir Cevap Yazın