Bir sabah ‘epeydir Fransa’ya gitmiyorum’ diyerek uyandım ve sonrasında nereye gideyim diye düşünürken aklıma Lyon’a hiç gitmediğim geldi. Uygun fiyatlı bir uçak bileti bulduktan sonra, tek yön alayım, belki başka şehirden dönerim diye düşünerek dönüş biletini almayı daha sonraya bıraktım. Hatta aklımda Annecy, Dijon ve Lyon’u birleştirmek vardı. Ama sonra her seferinde olduğu gibi, Fransa’ya gitmişken Paris’e gitmeden olmaz diyerek, bir süre sonra dönüş biletimi de Paris’ten alarak Lyon-Paris mini rotasını planlamış oldum.

Çoğu Avrupa başkentini birden fazla kez gezmiş olmama rağmen, Paris’e ayrı bir zaafım oldu hep. Bütün negatif yönlerinin yanında, beni her zaman büyüleyen bir yanı var. Mimarisi, tarihi, atmosferi, sokakları, sanatı, lezzetleri derken bir şekilde beni kandırıp hep içine çeker Paris. Evet güvensiz, evet kirli, evet birçok problemi var, ama yok işte olmuyor, Paris sera toujours Paris. Sokaklarında dolanmak, köşeyi döndüğünüz an Eiffel’i görmek, farklı mevsimlerde farklı hallerini görmek, muhteşem müzelerinde bir eserin başında uzun uzun zaman geçirmek, parklarında kışın sıcak şarap içmek derken fark ettim ki ben ne zaman Paris’i düşünsem mutlu oluyorum, e tabii öyle olunca da büyüsüne kapılmamaya çalışmanın bir anlamı yok. Bütün klişeleriyle öyle güzel bir şehir ki.
Lyon’da kaldığım ev sonrasında, Paris’te paylaşımlı bir evde kalmak benim için enteresan bir deneyim olacaktı. Normalde paylaşımlı ev ya da hostel gibi seçenekleri tercih eden biri değilim, özel alan ihtiyacım oldukça fazla olmuştur hep. Bu kez airbnb’de ev bakarken ‘evin tamamı’ seçeneğini kapatmayı unutmuşum, çok yüksek puanlı hem de tam Les Halles metrosunun dibinde bir ev çıktı, ben de paylaşımlı olduğunu fark etmeden bir bakayım dedim. Sonra paylaşımlı olduğunu gördüm, ama yine de bir şans vereyim yorumları okuyayım puanı çok yüksek dedim. Ev sahiplerinin müthiş tatlı bir gay çift olduğu (evin başlığı da gay couple’s flat bu arada), inanılmaz misafirperver ve canayakın olduğunu anlatmıştı herkes yorumlarda. Konum, fiyat performans derken bu sefer de bir değişiklik olsun diyerek evin içindeki odayı tutmaya karar verdim. Benim için gerçekten de çok tesadüfi ve eğlenceli bir seyahat oldu sayelerinde, özellikle Greg’e buradan selamlarımı göndereyim, pozitif enerjisi ve sohbetleri ile seyahatimi renklendirdi. Evin linkini bırakayım, bakmak isterseniz. Tam merkezde olmasına rağmen hiç ses gelmiyor odaya. Ayrıca asansörü çok komikti, tam olarak omuzlarım genişliğindeydi. O kadar eski evde asansör olması güzel bir şey tabii.


Şehirde görülecek temel şeyleri daha önceki seferlerde gezip görmüş olduğum için bu kez daha düşük tempoda bir seyahat vardı kafamda. Paris’te ne gezilecek yer, ne yenecek yemek biter bu arada, öyle bir şeyin imkanı yok ama hani ilk onda belirli aktiviteler vardır ya, en azından onlar yapılmış ve bitmişti. Yapmak istediğim birkaç şey elbette vardı ama genel olarak go with the flow tarz birkaç gün geçirmeyi düşünüyordum, öyle de oldu gerçekten.
Klasik bir Paris rehberi arıyorsanız burada buluşalım, yeme içme rehberi de burada. Tabii bu iki rehber de benim blog yazmaya başladığım ilk seneden kalmış oldukları için oldukça acemiler, yine de temel ve yararlı bilgiler bulabilirsiniz. Şimdi okuyacağınız notlar ile birleştirirseniz gayet kapsamlı ve keyifli bir şekilde iki rehberden de yararlanmış olursunuz.
Hadi başlayalım.


İçindekiler
Gün 1 – kısa kısa
Lyon’dan Paris’e trenle yaklaşık iki saat süren bir yolculuk sonrasında, tren garından Les Halles metro istasyonuna ulaştım ve kalacağım yere çantalarımı bıraktım. Kaldığım daire gerçekten de rengarenk, sanat dolu, ve o gördüğümüz klasik Paris evlerinden biriydi. Çantalarımı bıraktıktan sonra hemen rotasız bir yürüyüşe çıktım, her Paris’e geldiğimde hissettiğim o tanıdık mutluluk hissi, şehre adım atar atmaz otomatik olarak yükleniyor bana.
Paul: hiçbir özelliği olmayan ama telefon şarj etmek istediğimde veya rahat bir mola vermek istediğimde uğradığım bir bakery, safe spot. Paris ve Brüksel’de benim için Starbucks burası.
Rue Montorgueil: Paris’teki favori sokaklarımdan. Capcanlı, cafelerle dolu, tam Paris havası. Kaldığım ev buranın hemen başında olduğu için yüz kez geçmişimdir.
Notre Dame de Paris: Bir klasik elbette.
Shakespeare & Company: Hiçbir seyahatimde uğramadan geçmem ve mutlaka alacak bir kitap bulurum. Şehirdeki ikonik İngilizce kitapçı.
Le Marais: Şehirdeki favori bölgem.
Place des Vosges: Şehrin en eski planlı meydanıymış. Minik, huzur veren bir meydan.
Chez Janou: Chocolate mousse’u ile aşırı ünlenen mekan. Çok tatlı bir yer. Rezervasyonsuz gitmeyin.
Cafe Florida: Eve gitmeyeyim biraz me time yapayım diye oturduğum evin dibindeki hiçbir özelliği olmayan random bir mekan.
Gün 1 – Detaylı
Çantaları bıraktıktan sonra (evet çantalar çünkü artık bavul kaybetme fobim yüzünden iki küçük bavul ile geziyorum maalesef) hemen kendimi dışarı attım. O gün için belirli hiçbir planım yoktu, Rue Montorgueil’den başladım yürümeye.
Paul
Paul her yerde şubesi bulunan bir bakery. Brüksel’de de burada da benim için Starbucks. Ortalama fırın ürünleri ve ortalama fiyatları ile ‘biraz plan yapayım’ veya ‘sürpriz olmasın azıcık dinleneyim’ dediğim zaman oturduğum garanti cafe benim için. Dediğim gibi bir nevi safe spot. Oturma yerleri de rahat ve sıkışık değil.


Rue Montorgueil
Restoranları, cafeleri, sokak lezzetleri ile gerçekten yaşayan bir sokak olan Montorgueil, Paris’teki favori sokaklarımdan biri olma özelliğini taşıyor. Kaldığım yer zaten buranın başındaydı, o yüzden nereye gitsem buradan geçtim. Rastgele bir yerlere oturup people watching yaptığım da oldu, bilinen ve sevilen restoranlarından birinde yemek yediğim de oldu. Günün her saati keyifli bir sokak.
Buradan Notre Dame de Paris’ye kadar yürürken (keyiften sarhoş gibiydim zaten) yol boyunca bulduğum her yerden sıcak şarap aldım. Kışın en sevdiğim şeyi sıcak şarap olabilir. Bazıları güzel değildi ama bir tanesi çok güzeldi, kim bilir hangisi.
Notre Dame de Paris + Shakespeare & Company
Bu ikisi benim için birbirinden ayrı düşünülemez çünkü Shakespeare & Company, Notre Dame de Paris’nin tam karşısında bulunuyor. Notre Dame de Paris her zamanki gibi müthiş görkemiyle bildiğimiz gibi. Shakespeare & Company ise şehrin filmlere konu olmuş ikonik kitapçısı. İçeriyi mutlaka görmenizi tavsiye ederim, yukarı da çıkın yukarıda dinlenme alanı ve bir piyano var (bu sefer gittiğimde çalmadım). Haliyle çok popüler bir yer, bu gittiğimde önünde sıra vardı mesela, içeride belirli bir sayıda kişi olmasına izin veriyorlar anladığım kadarıyla. Ama zaten 2-3 dk sürdü sıra yani, sıra diyemeyiz. Neyse siz bir gidin bakın, kitap alırsanız da damgalarını basmalarını söylemeyi unutmayın, güzel bir anı nihayetinde.
‘Let us read and let us dance, these two things never do harm to the world’. Voltaire


Le Marais
Sıcak şarap içip şehre aşık aşık bakarak yürürken, Le Marais’e ulaştım sonunda. Le Marais, Paris’in en sevdiğim mahallesi olabilir (3. bölge). Cafeleri, butikleri, mini parkları, sokakları ile rengarenk ve gerçekten dolaşması çok keyifli. Burayı gezmeye, fotoğraflamaya falan şöyle bir yarım gün ayırmak gerekebilir.
Place des Vosges
Le Marais’de bulunan mini ve tatlı bir meydan olan Place des Vosges, şehrin en eski planlı meydanıymış. Simetrik yapısı ve kızıl rengi görsel olarak çok tatlı. Victor Hugo’nun evi (ve müzesi) de burada yer alıyor. Sakin, bankta oturup kitap okumalık ve biraz zaman geçirmelik tatlı mı tatlı bir meydan.

Chez Janou
Acıkmış olduğumu fark etmem ile birlikte listemdeki yerlerden birini deneyeyim diye Place des Vosges keyfi sonrası Chez Janou’ya doğru yürümeye başladım. Burası son dönemlerde mousse au chocolat’sı ile acayip popüler olmuştu sosyal medyada, ben büyük bir mus hayranı sayılmam ama genel olarak Akdeniz mutfağı servis ettikleri için nasıl olsa severim dedim ve de sevdim. Midye ve güveçte keçi peyniri yedim, oldukça lezzetliydi. Servisleri de gayet güleryüzlü ve hızlı. Bu arada rezervasyon yaptırın çünkü kalabalık ve popüler. Ayrıca Avrupa’da sık denk geleceğiniz üzere, yemek servislerini belirli bir süre kapatıyorlar (17-19 arası). Ben tesadüfen rezervasyonsuz gittiğimde saat 5 olmak üzereydi neyse ki kapatmadan yemek yiyebildim. Mousse au chocolat’ya gelince evet gerçekten lezzetli ama dediğim gibi ben yoğun çikolatalı şeylerin büyük bir fanı sayılmam.



Cafe Florida
Artık yemeğimi yemiş, soğukta yürümekten hafif donmuş, fiziken yorgun ama Paris’te olduğum için aşırı mutlu bir şekilde akşam saatlerine ulaşmış bulunmaktaydım ki şöyle sakince şarap kitap yapmak, ama istediğim anda da hiçbir efor sarfetmeden eve ulaşıp uyumak istiyordum. Bunun için evin bir yan binasındaki rastgele cafelerden biri olan Cafe Florida’da oturup keyif yaptım. Sonra da otuz saniye içinde eve çıkıp güzelce uyudum.


Gün 2 – kısa kısa
Kaldığım yer şehir merkezinin tam ortasında olmasına rağmen ilginç bir şekilde hiçbir ses gelmiyordu gece, o yüzden çok rahat uyudum ve sabah makul bir saatte uyandım. Greg salonda diğer konukla sohbet ediyordu (evde iki oda varmış – sürpriz) ben de kendime bir kahve yapıp biraz sabah sohbeti ettim ikisiyle.
İkinci gün, Dilay ve eşiyle buluşup yemek yemeyi planlamıştık öğlen. Onun öncesinde ben tabii erkenden çıkıp kahvaltı yaptım, gitmek istediğim yerlere gittim, fotoğraf çektim, yürüyüş yaptım. Bu arada inanılmaz soğuk bir gündü ve bavulumdaki her şeyi üst üste giyip çıkmış olabilirim.
Cafe du Centre – Rue Montorgueil: Favori sokağım elbette, dekorasyonu çok hoşuma giden rastgele bir cafe. Omlet, kruvasan, tereyağı, reçel, greyfurt suyu ve kahveden oluşan klasik Fransız kahvaltımı yaptım.
Galerie Vivienne: Çok şık bir pasaj. Kitapçı merakımdan dolayı gittim.
18. arrondissement & Hector Guimard: Montmartre’a gitmeden önce Archives de Paris’de Hector Guimard ile ilgili bir sergi(msi) vardı. Guimard, şu meşhur Metropolitain yazılarının tasarımcısı ve mimar. Sonrasında Montmartre’ı gezdik.
La Mascotte: 18. arrondissement’da müthiş bir deniz ürünleri restoranı. Mutlaka gidilsin.
Les petits mitrons: Yine aynı bölgede çok lezzetli tartları olan bir dükkan.
Sacre Coeur & Place du Tertre: Sacre Coeur görmeden olmaz. Manzarası çok güzel. Place du Tertre de bölgenin ünlü meydanı. Bistroları, ressamları ile Fransa’da bir köydeymişsiniz gibi nostaljik bir havası var.
Nicolas: Şarap alacaksanız buradan alın. Geniş bir fiyat aralığında çok çeşitli şaraplar bulmak mümkün.
Le Marais – St. Germain: Eve gidip dönüp dolaşıp gece yine Le Marais’de kendini bulan bir Elvan. 3 günde rutin yaratırım.
Eiffel: Paris’e gelip Eiffel’in dibine gitmezsem içim rahat etmez çünkü güzel olan güzeldir, ne kadar klişe olduğunun veya turistik olduğunun bir önemi yok.
Sacré: Le Marais’ye geri dönüşümüz ve Silencio’ya girme çabamızın çok uzun süreceğini anladıktan sonra girdiğimiz gece kulübümsü yer (Silencio’da inanılmaz sıra vardı).
Silencio: David Lynch’in gece kulübü. Sacré çıkışı girmeyi başardık, sıra azalmıştı. Çok kalabalık çok basık, beni kısa sürede daralttı ama bence gidilir.
Gün 2 – detaylı
Cafe du Centre – Rue Montorgueil
Tabii ki yine favori sokağımızdan geçiyoruz. Buradan geçerken bir şeyler yemek için Cafe du Centre’a oturdum. Noel için yaptıkları süslemeler o kadar tatlıydı ki kahvaltımı burada yapayım dedim. Fransız kahvaltısı yedim, klasik French omlet, kruvasan, taze sıkılmış portakal suyu, kahve, tereyağı ve biraz reçel. O sırada biraz journaling yapayım dedim, kendi iç dünyama daldım. Hem de sıcakta iç mekanda oturmak iyi geldi çünkü dışarısı inanılmaz soğuktu o gün, zaten ince giyinmişim gibi geldi gidip bir ara evde üstüme birkaç kat daha giyip çıktım.


Galerie Vivienne
Çok şık bir pasaj olan Galerie Vivienne’in içinde butikler ve kitapçılar bulunuyor. Kitapçı ve kütüphane aşkımı bilirsiniz, o yüzden burayı da çok sevdim. İnanılmaz turistik olmadığı için öyle çılgın bir kalabalık da yoktu – elbette turistik ama bir Saint Hubert değil – ki boyutu da öyle değil zaten. Bence görülmesi gereken bir yer.


18. arrondissement & Hector Guimard
Kahvaltılar edilip kitapçılar gezildikten sonra Dilay’la buluşma zamanı gelmişti. Planımız 18. arrondissement’ı gezmekti ama öncesinde Archives de Paris’de, Hector Guimard’ın eserlerini anlatan mini bir sergide buluştuk. Hector Guimard, Art Nouveau akımının Fransa’daki en önemli temsilcilerinden biri olan mimar ve tasarımcı. İsmini bilmiyor olabilirsiniz ama Paris metrolarının meşhur ‘Metropolitain’ yazılarını bilirsiniz, işte onlar Guimard’ın tasarımları. Bu Metropolitain yazılarının en ikonik örneklerinden biri, Abbesses istasyonunda bulunuyor.
Sergi sonrası (sergi deyince büyük bir şey gelmesin aklınıza, Guimard’ın eserlerinin siyah beyaz fotoğrafları ve A4 bilgilendirme yazıları vardı yani, arşiv sergisi gerçekten – o her neyse) 18. arrondissement’a gidip, yemek öncesi sokaklarda dolanmaya başladık. 18. arrondissement gerçekten de çok nostaljik ve her köşesi sanat dolu sokakları, arnavut kaldırımları ile gezmesi çok keyifli bir bölge.
La Mascotte
Deniz ürünlerine olan aşkımı her fırsatta dile getiririm. Deniz suyunda marine olan bir şey zaten nasıl lezzetsiz olabilir. Neyse, La Mascotte da oldukça ünlü bir deniz ürünleri restoranı. Normalde her restoranda tüm gün servis yok ama burada var ve devasa bir restoran (siz yine de rezervasyon yaptırın ama). Fiyatlar kalitesine ve çeşitliliğine göre hiç de öyle inanılmaz değil (Türkiye’de korkunç fiyatlar verip kalitesiz şeyler yemek normalleştiği için, buralarda yüksek fiyat ödeyince en azından kaliteli bir şeyler yiyeceğinizi bilmek insanı rahatlatıyor) ve gerçekten yediğimiz her şey müthiş lezzetliydi.


Les petits mitrons
Mascotte’a doğru yürürken rengarenk tartlarla dolu vitrini ile gözüme kestirdiğim Les petits mitrons’a da uğradık yemek sonrasında. Paket alıp yürürken yedik, gerçekten çok lezzetliydi erikli tartı. Dilim olarak alabilirsiniz.


Sacre Coeur & Place du Tertre
Buralara kadar gelmişken Sacre Coeur’e tırmanmadan olmaz. Sıcak günlerde merdivenler yerine füniküleri kullanmanız şiddetle tavsiye edilir. Biz gece ve soğuk diye merdivenleri tırmandık (yine de çok mantıklı bir karar değildi ama olsun). Her geldiğimde buradan etkileniyorum, bazı yerlerin gerçekten de çok popüler olmasının bir sebebi var. Biraz etrafında dolandıktan ve manzarayı izledikten sonra Place du Tertre’e indik – burası da Montmartre’ın en popüler meydanlarından, ve kesinlikle hakediyor. Etrafındaki bistrolar, resim yapan sanatçılar derken tatlı bir köy havasında.


Nicolas
Şehirde birçok yerde bulabileceğiniz Nicolas, dönmeden önce şarap alabileceğiniz ideal yer bence. Elbette marketlerde de birçok seçenek mevcut ama Nicolas’da hem çok çeşit var hem de çok geniş bir fiyat skalasında mutlaka kendinize uygun bir şeyler bulmanız mümkün. Eğer taşıyabiliyorsanız, Duty Free yerine şehirden alışveriş yapmak her zaman çok çok daha mantıklı oluyor çünkü Duty Free’lerde hem seçenek bence o kadar çok değil, hem pahalı, hem de sıra olabiliyor (Roma seyahatimde şok olmuştum sıraya mesela).
Nicolas’dan şaraplarımı alıp, Dilaylarla vedalaşıp şarapları bırakmak üzere eve döndüm – gecenin devamı için başka herhangi bir planım yoktu. Hatta soğuktan öyle yorulmuşum ki, şarapları odama bırakayım derken azıcık uzanayım diyip bir yarım saat kadar uyuyakalmışım. Sonrasında uyandım, salonda Greg’le biraz şarap sohbeti derken kendimi akşam için dışarıda buldum.
Le Marais – St. Germain
Erken biter dediğim günümün hiç de erken bitmeyeceği noktalara doğru sakince yol alırken, madem Paris’teyiz ve madem cumartesi akşamı, e hadi şehri boydan boya yürüyelim yolda ne yapacağımıza karar veririz fikrim sonucu biz başladık Rue Montorgueil’den, hiç haritaya bakmadan yürüdük de yürüdük. Saate bir ‘neredeyiz yahu’ diye haritaya bakmak dışında gerçekten hoşumuza giden sokağa dalıp gittik, çok da eğlenceliydi. Zaten nerede olduğumuz aşağı yukarı belli, hangi bölgedeyiz biliyoruz, o yüzden çok da bir önemi yoktu (dondurucu soğuk dışında).

Paris’in bazı yerleri o kadar tatlı ki gerçekten, ve önünden geçtiğimiz her bistro o kadar kalabalıktı ki, genç yaşlı, turist veya lokal, dışarıda yemek yeme alışkanlıklarını fark etmemek imkansız. Özellikle orta yaş üstü Fransızlar şıkır şıkır giyinip bistrolarda yemek yemeye bayılıyorlar gözlemlediğim üzere. Biz de bu sokaklarda dolanırken artık şarap molası dedik ve rastgele bir yere girip şarap içtik. Daha sonra unutmamak için not almışım, 5 Severin diye Google puanı inanılmaz düşük bir yere girmişiz. Sebebini bilemiyorum, birkaç şey de atıştırdık ama olumsuz bir şeyle karşılaşmadık yani. Neyse, biraz şarap biraz atıştırmalık, yola devam edecek enerji toplandı o sırada.
Eiffel
Paris sokaklarında yürümeye devam ederken benim birden ‘hadi Eiffel’e gidelim’ demem üzerine yürüdük de yürüdük, baktık çok soğuk böyle olmayacak, metroyla biraz Eiffel’e yaklaşalım bari dedik, hani yine yürüyeceğiz de, biraz daha yaklaşalım sadece. Derken metrodan indik, yürüyoruz da yürüyoruz ortada Eiffel yok, yine haritaya bakmıyoruz sadece Eiffel’e doğru yürüyeceğimiz yönü biliyoruz o kadar. Sonra bir yerden tepesini gördük, sonra devam ettik ve işte karşımızda. Dedim ya hani, bazı şeylerin popüler olmasının sebepleri var diye, Eiffel de bunlardan biri gerçekten. ‘Ay çok turistik ya’ diye burun kıvıranlar, üzgünüm sizi kırmak istemem ama siz de turistsiniz ve Eiffel gerçekten çok etkileyici. Yol boyunca yürürken ‘Eiffel’e çıkmak çok saçma ya’ diyip diyip, yanına gelince çıkalım diye fikir değiştirdim ama neticesinde çıkamadık, rüzgardan kapalıydı.


Ben klişeleri bazen gerçekten çok seviyorum ve Eiffel gece yarısı o büyüleyici görkemi ve ışıkları ile yine çok güzeldi. Paris’teyim, diyor insan. Ve bu kadar büyülü bir şehirde olmak gerçekten bir şans.
Sonrasında Eiffel’in etrafındaki şehrin en turistik ve dandik bistrolarından birinde oturuyoruz, içeride art arda sadece Béyonce çalıyor, biz de ufak bir şarap sohbet molası veriyoruz.
Tabii gecemiz burada bitmiyor çünkü Elvanınız diyor ki hadi başka bir yere daha gidelim çünkü cumartesi gecesi ve biz Paris’teyiz. Önce Jazz Club gibi bir yere gidelim diyorum ama saat olmuş gece bir buçuk, o saate Jazz Club mı kalır.
Silencio – Sacré
Taksiye atlayıp Le Marais’ye doğru tekrar yola çıkıyoruz ve David Lynch’in gece kulübü olan Silencio’ya gitmenin çok mantıklı bir fikir olduğunu düşünüyoruz. Silencio’da inanılmaz bir sıra var, beklemeyip ne yapsak diyoruz ve tam yanında Sacré diye başka bir yer var. Neden bakmayalım ki diyerek sıra olmamasından yararlanarak içeri giriyoruz. İçerisi enteresan, r&b falan çalıyor, benim üstümde on iki kat kazak var bir kısmını vestiyere vermişim bir kısmını belime bağlamışım öyle rezil bir durumdayım. Bir iki kokteyl içiyoruz, sıkıldıkça bir hall’dan diğerine dolanıyoruz (zaten küçük bir yer baya böyle dediğime bakmayın, sadece 2 hall var) arada dans ediyoruz arada etrafı gözlemliyoruz yorumlar yapıyoruz.


Bir süre sonra sıkılıp çıkıyoruz ama ben tabii ki durmuyorum ve diyorum ki ‘Silencio’ya da mı bi baksak?’ Bu teklifim karşı tarafa çok mantıklı geliyor ve artık azalmış olan Silencio sırasına giriyoruz (saat olmuş 3.30 zaten). Sırada beklerken cool görünmeye çalışıyoruz çünkü güvenlik rastgele birilerini alıyor birilerini almıyor, tam önümüzde müthiş hevesli görünen 3 kişiyi kapıdan çevirdi mesela, ama bizi hemen aldı, birimiz kızıl birimiz sarışın iki turistiz neticesinde, yok canım cooluz içeriyi de öyle pek merak etmiyoruz zaten. Derken girdik, ben yine kat kat üstümdeki 4 kazaktan kurtulmaya çalışıyorum (şakasız 4 kat vardı üstümde). Birer kokteyl daha, etrafı keşfet dans et derken içerisi bir noktada o kadar kalabalık geldi ve o kadar daralttı ki, bir bir buçuk saat durup çıktık. Bu arada sarhoşluk seviyem de sıfır.
Derken eve yürüyoruz ve upuzun bir gün sabaha karşı bitmiş oluyor.
Bonne nuit!
Gün 3 – kısa kısa
Kestaneli krep: Kestane şekerini seviyorsanız seversiniz, ama krepçi kız benimkine dört kilo koyduğu için şeker komasına girecektim. Rue Montorgueil tabii. Sokak krepçilerinden rastgele biri.
Bianco: Yine Rue Montorgueil. Pek bir özelliği olmayan, dışarıdaki koltukları beyaz peluş kaplı diye hoşuma giden oturduğum bir İtalyan restoranı. Kahve diye gidip hem kahve hem günaydın şarabı içmiş bulundum.
Palais Royal – Colonnes de Buren: Galeri olarak kullanılan Royal Palace’ın bahçesi çok tatlı. Colonnes de Buren de kalıcı bir enstalasyon.
Jardin des Tuileries & Noel Pazarı: Noel pazarı o gün açılmıştı, Jardin des Tuileries zaten kesinlikle gitmeniz gereken bir park.
Musée L’orangerie: Monet’nin dev nilüferleri burada. Monet dışında kalıcı koleksiyonu çok keyifli. Online bilet tercih edilir tabii ama biletiniz yoksa da biraz bekleyerek girebildiğiniz nadir popüler müzelerden, ya da bana böyle denk geldi.
Champs-Elysées: Olmazsa olmazımız, ama klişelerden en az sevdiğim klişe, Champs-Elysées.
Cafe George V: Champs-Elysées üzerinde rastgele bir brasserie. Konumu itibariyle çok turistik. Soğan çorbası iyiydi.
L’escargot de Montorgueil: Salyangozu nerede yiyeyim sorusuna ev sahibi Greg’in önerisi. Rezervasyon şart. Çok güzel bir restoran.
Gün 3 – detaylı
Paris’teki üçüncü günümde elbette ki evden çıkışım öğlen biri buluyor çünkü önceki gece yok şu gece kulübüne de bir bakalım, biraz da buraya bakalım diye geçmişti hatırlarsanız. Şaşırtıcı bir şekilde hiç hangover uyanmadım (çünkü gerçekten de gece de hiç sarhoş olmadım nasıl olduysa o kadar şarap ve kokteylle) o yüzden de uyanıp hızlıca hazırlanıp çıktım.
Rue Montorgueil – kestaneli krep
Tabii ki de uyandığım gibi Rue Montorgueil’deydim. Krep yiyecek fırsatım olmamıştı, ki çok severim, bu kez bir değişiklik yapıp kestaneli yiyeyim dedim buralarda epey seviliyor, ama krep yapan kız içine dört kilo kestane püresi koyunca şeker komasına girmemek için hepsini bitiremedim. Ben zaten çok fazla şeker ve tatlı seven biri değilim, yani nasıl şekerli olduğunu anlatamam size. Kestane severim, kestane şekeri de severim ama krepçi kızın eli fazla boldu. Krebimi yerken sokaklarda dolandım biraz.


Bianco
Hani dedim ya sokaklarda bistroların dekorasyonları ve süsleri çok tatlı diye, Bianco’nun da dışarıda kalan sandalyeleri beyaz peluşla kaplanmıştı ve resmen gittim o yüzden oturdum, inanılmaz tatlı görünüyordu. Halbuki bir kahve içip kahvaltı edeceğim (az önce krep yediğimi görmezden geliyoruz) neyse kahvemi içtim, sonra domates mozzarella, sonra bir kadeh şarap, journaling, kitap okuyayım falan derken bir de güneş vardı, burada epey bir keyif yapmışım. Hem pahalı hem ortalama bir yerdi, ama o sırada çok hoş görünüyordu ve çok da keyifli bir sabahtı.


Palais Royal – Colonnes de Buren
Sonrasında Palais Royal’e doğru yola çıktım. Popüler enstelasyonlardan biri olan Colonnes de Buren’i görüp – burada elbette ki bir arabesque pozum var geçtiğimiz yıllardan kalan – Jardin des Tuileries’ye doğru devam ettim.
Jardin des Tuileries & Noel Pazarı
Noel pazarı tam da o gün kurulmuş, ben de kaçıracağım diye üzülüyordum, neyse ki şöyle bir dolanıp sıcak şarap içip parkta yürüyüş yapma şansım oldu. Biraz parkta yürüyüş yapıp insanları seyrettikten sonra, müze planımı gerçekleştirmeye karar verdim. Aslında Musée d’Orsay’e gidecektim ama epey önceden bakmama rağmen hiç bilet kalmamıştı.


Musée L’orangerie
Monet’in devasa nilüferlerini kalıcı koleksiyonunda barındıran L’Orangerie için de online bilet almanız öneriliyor ama diğer müzelere kıyasla burada sıraya girip gişeden bilet almak daha kolay. Ben de öyle yapıp sıraya girdim ve yarım saatten az bir süre içinde müzedeydim.
Müze muhteşem. Sadece Monet’nin nilüferleri değil, birçok ünlü sanatçının resimlerini barındıran bir kalıcı koleksiyonu var. Çok keyifle gezdim, daha önceki Paris seyahatlerimde bir türlü denk getirememiştim.



Champs-Elysées
Müze sonrası buralara kadar geldim madem, klişeleri gerçekleştirmeden gitmeyeyim diye Champs-Elysées’ye gitmeye karar verdim. Orada devasa bir Sephora var, Nihan bir bak demişti, biraz kozmetik ürünü bakarım gitmişken dedim ama müthiş kalabalık oluyor açıldığı an falan gitmek lazım. Neyse, caddede yürürken birden bire Tarkan’ın Şımarık şarkısını duymaya başladım, birkaç siyahi orada Şımarık çalıp dans ediyor son ses, teyzeler de alkışlıyordu falan enteresan bir ortam vardı.
Cafe George V
Rastgele gördüğüm yerlere oturma alışkanlığımı devam ettirdim ve soğukta bir soğan çorbası içmek için buraya oturdum. Müthiş turistik yeri dolayısıyla, aşırı da kalabalıktı. İnanılmaz neşeli ve hevesli garsonları vardı. En sevdiğim çorbalardan biri olan soğan çorbasını Lyon’da neredeyse her gün içmiştim burada da içeyim dedim. Gerçekten Fransız mutfağının en lezzetli şeylerinden biri ve soğukta çok çok iyi geliyor.


L’escargot de Montorgueil
Metroyla yine evin oraya dönüp sabah rezervasyon yaptırdığım L’Escargot de Montorgueil’e gittim, salyangoz yemek için. Burayı Greg tavsiye etti, gerçekten çok güzel bir restoran, sadece salyangoz için değil tabii. Yoldan geçerken rezervasyon yaptırmak istemiştim ama sadece internetten rezervasyon alıyorlarmış, kredi kartı numarası alıyorlar ve gitmemeniz halinde ya da belirli bir saat sonrası iptal halinde bir miktar para ödüyorsunuz. Rezervasyona gelmeyip iptal de etmeyenler için güzel bir caydırıcı bence. Neyse, gittim, klasik tarzda salyangozlarımı yedim, biraz şarap içtim ve crepes suzette yedim akşam yemeğinde.



Ve eve dönüş.
Veee dolu dolu Paris seyahatini bitirmek üzereyken, keçi peyniri, frambuaz ve şarap alarak eve doğru yol alıyorum. Sonra da kendime her sene Paris’e bir kere gelme sözü veriyorum bakalım ne kadar tutabileceğim.
Genel Notlar

Genel olarak Paris ile ilgili düşüncelerimi ve Paris’e ne kadar aşık olduğumu anlamışsınızdır diye düşünüyorum. Yazıda değindim fakat birkaç noktayı bitirirken de belirteyim:
Restoranlara rezervasyon yapmak gerekiyor genelde çünkü Paris’te dışarıda yemek yeme kültürü çok yaygın olduğu için her yer hep kalabalık.
Restoranların servis saatlerini kontrol edin çünkü ara saatlerde servis olmayabiliyor, bu Avrupa’da birçok yerde böyle zaten.
Ünlü müzelere önden online bilet almak gerek, hatta siz seyahate karar verdiğiniz an alın çünkü 1-2 gün sonrasına bulmak da mümkün olmayabiliyor.
Yürüyerek gezmek en güzeli, Paris’te her köşe başında büyüleyici bir şey görmek mümkün. Ama mesafelerin uzak olduğu yerler için de metro zaten her yere gidiyor.
Nicolas’ya mutlaka uğrayın, güzel güzel şaraplar alın, öyle dönün.
Bu rehberden en iyi verimi almak için Paris gezi rehberi ve Paris yeme içme rehberi ile birleştirerek okumanız yerinde olacaktır.


Bisous
