Haftalık Bülten 5 

Haftalık bültenin beşinci sayısına hoş geldiniz!

Her hafta olduğu gibi bu hafta da, ilham verenleri, keyifli lezzetleri, haftanın mekanını, haftanın alıntısını, hikayesini ve daha fazlasını konuşuyor olacağız.

Haftanın hikayesi: Sonra, ne kadar sonra? 

Dolu dolu hayatlarımızın, yoğun programlarımızın içinde her şeye aynı anda vakit ayırmamız mümkün olmuyor. Hep bir koşturmaca içindeyiz; bazı şeyleri erteliyor, “sonra yaparım” diyoruz. Bir süre geçiyor, sonra… unutuyoruz.

Elbette her şeyi aynı anda yapmak zorunda değiliz; hatta yapmamalıyız da. Seçmek gerekiyor — şu sıralar okuduğum Olan Biteni Kaçırma Keyfi tam olarak bunu anlatıyor. Ama ya ertelediğimiz şeyler, aslında ertelemememiz gerekenlerse? Çünkü ertelemek çoğu zaman bir ihtiyaçtan çok, bir bahane olarak karşımıza çıkıyor.

Spora başlamak istiyoruz, “sonra” diyoruz; bir bakıyoruz dört ay geçmiş, yaz gelmiş, biz bir kez bile spora gitmemişiz. Bir arkadaşımıza kahve sözü veriyoruz; üç ay geçiyor, doğru düzgün konuşmamışız bile. Bir kitap alıyoruz, “sonra okurum” diye bir kenara koyuyoruz; unutulup gidiyor. Kendimize çok güzel bir elbise alıyoruz, “bir gün giyerim” diyoruz; iki yıl geçiyor, etiketi hâlâ üzerinde, dolapta duruyor.

İşte bu “sonra”lar birikiyor. Birikiyor ve zamanla üzerimizde bir sonra yaparım yorgunluğu bırakıyor. Çünkü zaman öyle hızlı, öyle sessiz geçiyor ki, farkına vardığımızda bazı “sonra”lar hiç gelmemiş oluyor.

Belki de bu yüzden, “sonra” dediğimiz şeyler için önce durup şunu sormamız gerekiyor: Bunu gerçekten ne kadar istiyorum? Ve eğer istiyorsak, onu “sonra”ya bırakmak yerine, mümkün olan en yakın zamana çekmek gerekiyor. Çünkü bazı şeyler ertelendikçe değil, yapıldıkça hafifliyor. O yüzden, hadi hemen şimdi ‘sonra yaparım’ dediğiniz bir şeyi yapın ki, o sonralar biraz olsun azalsın. 

Haftanın mekanı: Shakespeare & Company, Paris

Bu aralar Paris için yepyeni bir rehber yazarken, Paris’i ne kadar sevdiğimi yeniden hatırladım (sanki unutuyormuşum gibi). Tabii bu düşünce beni yine Shakespeare & Company’ye götürdü. Her Paris seyahatimde mutlaka uğradığım, şehrin en ikonik İngilizce kitapçısı burası.

Before Sunset filmindeki bir sahneye de ev sahipliği yaptığı için oldukça popüler ve genellikle kalabalık. Ama Shakespeare & Company yalnızca kitap almak için değil; şehrin karmaşasından biraz uzaklaşıp soluklanmak, birkaç sayfa okumak için de çok güzel bir durak.

İçerisi kalabalık olsa da en yoğun alan giriş katı. Merdivenlerden yukarı çıktığınızda nispeten daha sakin alanlar bulabilir, küçük odalardan birine çekilebilirsiniz. Hatta içeride bir piyano var; isterseniz çalmanız da mümkün.

Ben buraya her gelişimde mutlaka bir kitap alıyorum. Kitapların damgalanması ise küçük ama çok tatlı bir detay; nedense her seferinde beni aynı şekilde mutlu ediyor.

Haftanın alıntısı:
“To live is the rarest thing on earth. Most people exist, that is all.”Oscar Wilde

İnsanın bazı alıntıları vardır; yıllar geçse de unutmaz. Bu söz de belki on beş senedir benim favorilerimden biri. Hatta Hilal, dokuz–on yıl önce doğum günümde bunu kaligrafiyle yazıp bana hediye etmişti. Şu an ofisimin duvarında asılı duruyor.

Çünkü gerçekten de birçok insan yaşamıyor; hayatın içinden teğet geçiyor. Var oluyor, otomatik pilotta, yalnızca yaşamsal faaliyetlerini sürdürüyor.
Peki, yaşamak ne demek?

Bence yaşamak, dünyanın bize sunduklarını fark etmek ve kullanmak; onlardan keyif almak demek. En küçük sandığımız şeylerin bile bilincinde olmak. Ama zaten “küçük” dediğimiz şeyler çoğu zaman hiç de küçük değil — mesela bir gün batımı gibi.

Yaşamak demek, görmek, dinlemek, anlamak, anlam aramak, sevmek, keşfetmek demek… Ve bunların hepsine gerçekten orada olarak tanıklık edebilmek demek.

Haftanın şarkısı: Cosmic Girl – Jamiroquai

Cosmic Girl benim hep modumu yükselten, keyif veren bir parça olmuştur çok uzun süredir. Zaten hem Jamiroquai’ın neredeyse bütün şarkılarını severim, hem de kozmik temaları sevdiğim için, bu ikisinin birleşimini elbette çok seviyorum. Tam böyle şarkı söyleye söyleye keyifle yemek hazırlama şarkısı gibi geliyor bana. Sonuçta I’m just a cosmic girl from another galaxy. Bonus: Hemen ardından da Feel So Good dinleyin. 

Haftanın ilhamı: Kış

Kışa ait şeyler, mevsimin buz gibi soğuğuna rağmen insanın içinde bir sıcaklık uyandırıyor. O cosy hâl, dışarıda dünya soğukken içeride yumuşak bir alan açıyor; bana hep iyi geliyor.

Kış bana içime dönmeyi hatırlatıyor. Yavaşlamayı, derinleşmeyi, samimiyeti. Hayatın bitmeyen karmaşasına bir adım uzaktan bakabilmeyi; her şeye hemen yetişmek zorunda olmadığını fark etmeyi. Daha az gürültü, daha çok iç ses.

Bu mevsimde kendimi daha çok dinliyorum. Ne istediğimi, ne istemediğimi. Zaten yıl bitişi ve başlangıcına da denk geldiği için, bazı şeyler geride kalıyor, bazı şeyler yeni ekleniyor insanın hayatına. Kış, fazlalıkları görünür kılıyor, arınmayı hatırlatıyor. Belki de bu yüzden bana göre kış, soğuk bir mevsimden çok bir içe dönüş: insanın kendine daha yakın olduğu bir zaman. 

Haftanın hatırlatması: Kararsız kaldığında, adım at. 

Kararsız kaldığında, adım at. Çünkü çoğu zaman ne yapacağımızı düşünerek değil, yaparak anlarız. Mükemmel zamanı, doğru anı beklemek sadece ertelemeyi uzatır. Küçük bir adım bile zihindeki düğümü çözer. Hareket, netliği beraberinde getirir ve bazı şeyler ancak yolda öğrenilir. 

Haftanın lezzeti: hindistan cevizli kahve + ceviz + hurma üçlüsü 

Bu ne biçim lezzet diyebilirsiniz, ama bu üçlü benim antrenman öncesi favorilerim. Normalde aç karnına problemsiz bir şekilde spor yapabilen biriyim fakat ağırlık antrenmanlarından önce bir şeyler atıştırdığımda performansım çok daha iyi oluyor ve antrenman çok verimli geçiyor, o yüzden artık bir süredir mutlaka atıştırıp gidiyorum. Kahvenin kafeini enerji artırıyor, hindistan cevizi yağı orta zincirli yağ asitleri içerdiği için hızlıca enerjiye dönüyor, ceviz zaten ceviz, muhteşem bir besin, hurma da biraz lif ve doğal şeker derken, vazgeçilmez pre work out team olarak hayatımda yer alıyorlar. 

Bir sonraki bültende görüşürüz! 

Bir Cevap Yazın