Neşenin Gücü: Frédéric Lenoir ile Neşeyi Yeniden Anlamak 

Bazı kavramlar vardır, çok kullanıldıkça anlamı azalır, içi boşalır. Herkese göre farklı bir anlama gelmeye başlar ve bu da onun özünün gün geçtikçe daha az anlaşılmasına, anlam karmaşası yaratmasına neden olur. Neşe de bu kavramlardan biri. Fakat Fransız düşünür Frédéric Lenoir, neşe kavramını Neşenin Gücü adlı kitabında farklı boyutlarla, farklı bakış açıları ile ele alarak bize neşenin gerçekten ne demek olduğunu anlatıyor. 

Neşenin Gücü, geçtiğimiz ay kitap kulübümüzün kitabıydı. Özellikle seçmemin sebebi ise, neşe kavramı benim hayatımdaki en önemli şeylerden biri olmasına rağmen, bunu daha önce bu şekilde anlatan bir kitapla karşılaşmamış olmamdı. Neşe genelde yanlış anlaşıldığı için dışarıdan hem yüzeysel görünür, hem de kişisel gelişim kitapları tarafından yüzeysel olarak ele alınır. Halbuki neşe, aslında göründüğünden kat kat derin, kapsamlı bir kavram, ve hatta bir yaşam biçimi. Bu konuda Frédéric Lenoir ve ben aynı fikirdeyiz. Ve evet bu kitap klişe ‘sadece pozitif düşün ve mutlu ol’ önerileriyle dolu bir kişisel gelişim kitabı olmaktan oldukça uzak, Lenoir neşeyi kitabında Spinoza’dan Bergson’a, Nietzsche’den Epikür’e kapsamlı bir bakış açısı ile ele alıyor. 

Neşe ve mutluluk aynı şey mi? 

Lenoir, ilk olarak kavramsal olarak neşe ve mutluluğu birbirinden ayırıyor. Mutluluğu dış koşullara bağlarken, neşeyi içeriden gelen bir güç olarak görüyor. Mutluluğu geçici, neşeyi kalıcı olarak sınıflandırıyor ve ayırıyor. Neşeyi, her şey yolunda iken ortaya çıkan bir his olarak değil de, hayat zorlaştığında da insanın içinde filizlenebilen bir yaşam enerjisi, bir var olma hali olarak tanımlıyor. Yani aslında Lenoir’a göre neşe bir duygudan ziyade, bir var olma biçimi, bir seçim, kendi varoluşu ile bir uyum, bir barış halinde olma durumu.

Amor fati 

Bu noktada Nietzsche’nin amor fati kavramını ele alabiliriz. Amor fati, kaderini sevmek anlamına geliyor. Amor fati, hayatında olan her şeyi – acıyı, hatayı, kaybı, gecikmeyi, hayal kırıklığını – başka türlü olmasını istemeden sevebilmek, kabul edebilmek aslında. Ve sadece ‘mutlu’ görünen olaylarda değil, her durumda neşeli kalabilmek. Bu bakımdan ben stoacılıkla da benzer görüyorum bazı noktaları. Neşeyi belki burada daha pozitif bir tarafta gibi düşünebilirsiniz, çünkü stoacılık daha nötr bir yerde duruyor gibi, ama bence ne demek istediğimi anladınız. Amor fati, başına gelenleri kabul etmek ve sevmek ile aslında insanı kurban psikolojisinden çıkaran, geçmişiyle barışmasını sağlayan, ve başka bir hayat istememesine neden olan bir bakış açısı. Çünkü amor fati diyor ki aslında ‘bugüne kadar yaşadığın her şey seni sen haline getirdi, bir başka versiyonunu istemek, kendini reddetmektir’. 

Bu noktada, neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğimizin bilincinde olmak da oldukça işimize yarayabilir. Değiştirebileceğimiz şeyleri yapabileceğimiz ölçüde değiştirerek, kendimizin belki de o çok istediği versiyonuna doğru ilerleyebiliriz, ama ilerlerken de ‘şu olunca mutlu olacağım’ gibi bir şartlanma yerine, o yolda neşe ve kabul ile ilerlememiz gerekiyor. Çünkü eğer neşeyi şartlandırırsak, o şartı gerçekleştirince yeni bir şart koyup ona bağlayacağımız ve bunun sonsuz bir döngü olacağı neredeyse kesin. 

Toksik pozitivite karşısında neşe 

Günümüzde bazı kavramlar gerçekten o kadar kirlendi ki, neşe de bundan en çok etkilenenlerden biri. Neşeli olmayı, toksik pozitif olmakla karıştırmamak için ikisinden de biraz bahsetmemiz gerekiyor. 

Toksik pozitivite, duyguyu bastırır ve reddeder. ‘Üzülme, mutlu ol, iyi hissetmelisin, daha kötüleri var, düşünme’ der, duyguyu görmezden gelir. Neşe ise aslında tam tersi, çünkü neşe acıyı inkar etmez, acıyı kabul eder, onu görmezden gelmez, negatif duyguları yok saymak yerine onları işler. Ve işledikten sonra zaten asıl neşe ortaya çıkar çünkü neşe, negatif duyguları reddetme değil, onları taşıyabilme ve anlayabilme kapasitesidir aslında. Toksik pozitivite negatif duygulardan kaçış iken, neşe, onlarla yüzleşmedir. 

Neşeli olmak demek çocuksu olmak demek mi? 

Neşenin bir diğer yanlış anlaşılan tarafı da, neşenin naiflikten, hayatı anlamamaktan, bilmemekten geldiği önyargısıdır. Çocuklar neşelidir, çünkü onlar hayatın kötü yönlerini bilmez, henüz deneyimlememiştir, karşılaşmamıştır. Bu yüzden neşeli insanlara çocuksu bir karakter yakıştırmaya eğilimimiz vardır. Halbuki neşe, kabulden gelir. Kötülükleri, negatifi, karanlığı bilir, deneyimlersiniz ve yine de bütün bunlara rağmen neşeli olmayı seçersiniz, neşe saftır ama naif değildir bu yönüyle. 

‘Bilgeliğin neticesi, sürekli bir neşedir.’ der Seneca. 

Son 

Neşenin Gücü, neşeyi ulaşılması gereken bir hedef olmaktan çıkarıp, yaşama biçimi olarak yeniden düşünmemizi sağlıyor. Neşeyi, şartlara bağlanan geçici bir mutluluk hali değil, insanın hayatla kurduğu derin, dürüst ve cesur bir ilişki olarak konumlandırıyor. Acıyı dışlamadan, karanlığı inkar etmeden, hayatın tamamına “evet” diyebilme gücü olarak. 

Belki de bu yüzden neşe, günümüz dünyasında bu kadar zor ve bir o kadar da gerekli. Çünkü neşe, kaçış değil, yüzleşme istiyor. Bastırmak değil, hissetmek. Hızlanmak değil, temas etmek. Ve en önemlisi, başka bir hayat hayali kurmak yerine, yaşadığımız hayatın içinde kalma cesareti. 

Lenoir’ın de hatırlattığı gibi, neşe saf ama naif değil. Bilgiden, deneyimden, kabulden besleniyor. Seneca’nın dediği gibi, “bilgeliğin neticesi, sürekli bir neşe” ise, belki de neşe, bilmenin ve kabullenmenin doğal sonucu. 

Neşe, her şey iyi gittiğinde hissedilen bir ödül değil. Hayat zorlaştığında bile, onunla birlikte kalabilme hali.

Ve belki de en gerçek neşe tam olarak burada başlıyor.

Bir Cevap Yazın