Haftalık bülten nedir?
Her hafta üretirken, okurken, gezerken, düşünürken, çalışırken, yani aslında hayata karışırken biriktirdiklerimi toparladığım küçük bir günlük, mola, ilham durağı.
Tam olarak ne bir rehber ne de bir “daha fazlası” çağrısı, aksine hayatı farklı açılardan izlemeyi sevdiğim ve bunu yaparken de paylaşmak istediğim kişisel bir günlük.
Haftanın hikayesi, mekanı, ilhamı, alıntısı, parçası, lezzeti…
Kısacası: beni o hafta ne zenginleştirdiyse, ne ilham verdiyse, neyin üzerine düşündüysem paylaşacağım bir alan.
Amaç hem ilham vermek hem de “şunu deneyeyim” dedirtecek küçük pratik fikirler sunmak.
Kısa, sade ama içi dolu bir haftalık mola gibi düşünebilirsiniz.
İkinci bültenimize hoş geldiniz. Her hafta yapmayı planladığım gibi bu haftanın da başlıkları aynı, içerikleri farklı. Hadi gelin bu hafta nelerden bahsedeceğiz, neleri konuşacağız birlikte bakalım.
İçindekiler
Haftanın hikayesi: Yeni yıl kararlarını yıl başlamadan uygulamaya başlamak
Başlangıçları çok sevdiğim için, yeni yılı ve ocak ayını da çok severim. Ve tabii ki benim de her sene hepimiz gibi yeni yıl için hedeflerim, kararlarım, hayallerim oluyor ve yeni yıl yaklaştıkça bu listeler daha bir önem kazanıyor, gündeme geliyor.

Enerjim çok yüksek olsa da kendimi hızlı biri olarak tanımlayamam, hatta oldukça yavaş ve acele ettirilmeyi hiç ama hiç sevmeyen biriyimdir pek öyle görünmesem de, her şeyi sindire sindire yapmayı severim. ‘Take your time’ bana söyleyebileceğiniz en güzel cümlelerdendir mesela. Bu yüzden de yeni yıla koşarak girmeyi hiç sevmem, kendi zamanımda mental hazırlığımı yaparak girmeyi severim. Bu kendi zamanımda hazırlığımı yapmak demek benim için yeni yıl kararlarını kasım ayı sonunda – ortalarında alıp, aralık boyunca o kararları uygulayarak, ocak başladığında halihazırda o alışkanlıkları hayatıma geçirmiş, istediğim şeyleri yapmaya başlamış olmak anlamına geliyor. Dedim size yavaşım diye, bakın yeni yıla hazırlanmam benim 1 ay sürüyor zaten.
Geçtiğimiz sene aralık ayı o kadar hızlı geçmişti ki, yeni yıla girdiğimizi hiç anlayamamıştım. Şubatta falan ancak kabul edebilmiştim ‘o his gelmiyor’ diye diye. Bu sene ise gerçekten de kasım ayında kararlar alındı, uygulanmaya başlandı. Çünkü bana 1 Ocak’ta bir şeylere başlamak mantıklı gelmiyor, ki çoğunlukla yapamıyoruz da zaten, 31 Aralık yiyip içip eğlenilmiş, 1 Ocak’ta ne yeniliği yahu. Ancak 1 Ocak’ta, zaten yapıyor olduğunuz bir şeyin molasını verirsiniz, ve sonrasında devam edersiniz. Bende bu sistem çalışıyor ve zaten ben bir sistem ve rutin insanıyım.
Neyse toparlamak gerekirse, henüz geç değilken belki bir karar listesi, vision board, mood board bir şey yapar ve hızlıca başlar, 2026’yı da o alışkanlıkla karşılarsınız, ne dersiniz? Bence denemeye değer.
Haftanın Mekanı: Montparnasse – Backstage Cafe Hipi
2024 yılında kendime her sene bir kez Paris’e gitme sözü vermiştim, iki yıldır bu sözü tutuyorum. Neden Paris diye başlarsak ben size Paris’e ne kadar aşık olduğum hakkında sabahlara kadar bir şeyler anlatırım, o yüzden o konuya girmeyeceğim, seviyorum işte deyip geçelim.
2025 Temmuz ayında Montparnasse’da konaklamıştık, benim daha önce konakladığım bir bölge değildi. Montparnasse, şehrin 14. bölgesi olarak geçiyor ve zamanında Sartre, Beauvoir, Hemingway gibi isimlerin sürekli takıldığı şehrin edebi ve felsefi kalbinin attığı bölge. Hatta Beauvoir ve Sartre kendi evlerini ısıtacak paraları olmadığı için müdavimi oldukları kafelerden çıkmazlarmış. Paris’in neredeyse her bir bölgesinin, her eski kafesinin böyle hikayeleri var.

Rutin seviyorum dedim ya, seyahatte de rutin seviyorum. Her sabah kaldığımız otelden çıkıp bulvarı yürüyüp, Rue de la Gaité’nin başındaki fırından bir kruvasan alıp, sabah kahvemizi içmek üzere Backstage Cafe Hipi’ye oturup günün devamında ne yapacağımızı konuşup etrafı izlemek, benim için güne ‘evet başlayabilirsin’ demek gibi bir şey. Süper güler yüzlü garsona da buradan selamlarımı gönderiyorum.
Haftanın Alıntısı
‘Beni zengin yapan, toplumda edindiğim yer değil, kendi yargılarımdır, kendi yanımda taşıdıklarımdır. Yalnızca bunlar tam anlamıyla bana aittir ve elimden alınamazlar. – Epiktetos.
Kitap kulübünün bu ayki kitabı, Alain de Botton’un Statü Endişesi’ydi. Kitapta statünün nasıl insan yapımı bir kavram olduğu, neden statüye ihtiyaç duyduğumuz, her çağda statü kavramının nasıl farklılık gösterdiği ve bu endişeye yönelik insanlığın nasıl çözümler bulduğundan bahsediliyor. Oldukça akıcı ve keyifli bir okuma.

Haftanın Parçası: Gotan Project – Vuelvo al sur
İlk kez elektronik müzikle tanıştığımda 16 yaşımdaydım. O dönem bale dersleri alırken, bale hocam derste bana inanılmaz güzel gelen bir parça çalmıştı, Gotan Project ile tanışmam o zamana denk geliyor. (O zamandan iki sene sonra Infected Mushroom girecek hayatıma ve bugünlere geleceğiz, o zaman hiçbir fikrim yok tabii). Zaten o yaşta bile tangoyu çok severdim, ama bu şekilde elektronik alt yapı ile bütünleşmesi bende yepyeni bir kapı açmıştı. Tabii o zaman mp3 indiriyoruz ve cd alıyoruz, hemen gidip Gotan Project’in bir cdsini almıştım. O zamandan beri bütün parçalarını ezbere bilirim. Vuelvo al sur ise hala en sevdiğim parçaları arasında ilk 3tedir, belki de birinci sıradadır, zaman zaman değişiyor.

Haftanın İlhamı: Gölge – yeni yıla girereken, ışık kadar benimsememiz gereken ve ışığı ışık yapan şey.
Geçtiğimiz bültende ışık ve ışığın bana ilham verdiğinden bahsetmiştim. Öyle bir şey ki ışık, bakış açınızı tamamen değiştirebiliyor ve hiç görmediğiniz şeyleri, görmediğiniz şekillerde görebiliyorsunuz. Ki zaten benim işim de direkt olarak ışıkla olduğu için ben ışığı hem gerçek anlamda hem mecaz anlamda çok sık düşünürüm ve kullanırım. Işıktan bahsederken gölgeden bahsetmemek olmaz diyerek Carl Jung’un gölge kavramı hakkında düşünürken buldum kendimi. Işığı sevmek ve benimsemek oldukça kolayken, gölgeyi sevmek, onu anlamak, kabul etmek haliyle o kadar da kolay değil. Gölgeyle yüzleşmek öyle pek keyifli bir şey olmadığı için görmezden gelmek çok daha kolay geliyor hepimize – ta ki görmezden gelemeyeceğimiz noktaya kadar. Fakat o bastırdığımız ve görmezden geldiğimiz gölge, içten içe hayatımızı yönlendiriyor, Jung diyor ki ‘Bilinçdışı bilince çıkana kadar hayatınızı yönlendirecek ve siz buna kader diyeceksiniz’.

Bu nedenle insanın kendini tanıması, öyle pek keyifli bir aktivite olmasa da gölge tarafını anlamak için çaba göstermesi, onu kabul etmesi aslında hayati bir önem taşıyor. Işık olmadan gölge olmuyor, gölge olmadan ışık olmuyor. Nasıl keşfedeceğiz derseniz, herkesin yöntemi farklıdır elbette ama benim için kendimi anlama konusunda en işe yarayan şey, journaling yapmak. Yazdıkça benim bile bilmediğim şeyler akıyor kalemimden, hiç düşünmediğim şeyler su yüzüne çıkıyor. Tabii üç gün yapıp bırakırsanız hiçbir faydası olmuyor, bu benim yıllardır sürdürdüğüm bir alışkanlık. Belki de yeni yıl öncesi hayatınıza katmanız gereken alışkanlık budur, ne dersiniz?
Haftanın Hatırlatması: Kalbinde sadece seni sevenleri (ve sevdiklerini) barındır.
Çalışma masamda oturup bu haftanın bültenini yazarken, haftanın hatırlatması ne olsa diye düşünüyordum ve sonra gözüme kitaplıktaki Haemin Sunim’in Yalnızca Yavaşladığında Görebileceğin Şeyler kitabı ilişti, tamam dedim şimdi rastgele bir sayfa açacağım ve ilk okuduğum cümle, haftanın hatırlatması olacak: ‘Kalbinde sadece seni sevenleri (ve sevdiklerini) barındır.’
Sevdiklerini kısmı benim eklemem oldu, onu da not düşeyim. Bu cümlede aslında şunu demek istiyor: Kin, nefret, intikam gibi duygularla doldurma kalbini, böyle şeyler için yer olmasın kalbinde. Orada sadece seni sevenler (ve sevdiklerin) olsun. Diğerleri hem enerji, hem yer kaybı.

Haftanın Lezzeti: Ballı, kekikli fırınlanmış camembert
Paris’ten bahsetmişken haftanın lezzeti de aşırı sevdiğim bir şey olsun dedim ve ballı, kekikli fırınlanmış camembert geldi aklıma. Türkiye’de istediğim gibi bir camembert henüz bulamadım, birkaç alternatif var ama hiçbiri istediğim tadı vermedi, neyse. Alıyoruz bir camembert, üzerine birkaç minik çizik atıyoruz, sonra bir dal biberiye, biraz bal gezdiriyoruz, biraz taze karabiber çekiyoruz, üzeri hafif kızarıp eriyene kadar fırına, sonrasında taptaze baget ekmek ile muhteşem bir lezzet oluyor. Yanına şarap önerim ise sek bir Riesling veya Viognier. Veya yine sek bir köpüklü beyaz.
Not: Bunu yazdıktan sonra aklıma aşık olduğum ayva tatlısını övmek geldi, o da başka bir bültene kalsın.

Haftaya bir sonraki bültende görüşürüz.
