Haftalık bültenin üçüncü sayısına hoş geldiniz!
Her hafta olduğu gibi bu hafta da, ilham verenleri, keyifli lezzetleri, haftanın mekanını, haftanın alıntısını, hikayesini ve daha fazlasını konuşuyor olacağız.
İçindekiler
Haftanın hikayesi: ikinci el alışveriş – garage sale’imiz
Bulunduğumuz çağı tüketim çağı, oburluk çağı, gösteri çağı, değersizleştirme çağı gibi çeşitli sıfatlarla tanımlarsam, aşağı yukarı benimle hemfikir olacağınıza inanıyorum. Özellikle son dönemlerde bu konuda çok fazla düşünüp okuduğum için, iyice tahammül edemez bir hale gelmiş durumdayım. Hatta bir yazım vardı tüketim ile ilgili, yeni de değil iki sene önce yazmıştım, okumak isterseniz buyrunuz.
Ara ara dolabımı düzenler, giymediğim şeyleri ihtiyacı olanlara veririm, giyilmeyecek hale gelmiş olanları da bir şekilde geri dönüşüm kumbaralarına atarım. Bu kez daha kapsamlı bir şey yapmak istedim ve Ankara’da acaba bir garage sale yapabilir miyiz diye düşündüm, tek başıma o kadar eşyam yok diye bunu Nihan’a söyledim, sonra Beril de bize katıldı ve güçlerimizi birleştirerek kullanmadığımız şeyleri yeni sahipleri ile buluşturmak için 27-28 aralık tarihlerinde bir garage sale ayarladık, La porte verte’de olacağız, müsait olan herkesi bekliyoruz. Hem kendinize hem sevdiklerinize yılbaşı hediyeleri bulabilirsiniz bence, bu arada bazı parçalar ikinci el bile değil, hiç kullanılmamış çok şey var.

Garage sale ve ikinci el eşya demişken, Türkiye’de bunun hiç yaygın olmaması da aslında enteresan değil mi? Sonuçta kullanmadığımız şeyleri çöpe atmak ve halihazırda korkunç derecede kirlettiğimiz gezegenimizi biraz daha gereksiz yere kirletmek yerine, temiz ve kullanılacak durumdaki eşyaları yeni sahipleri ile buluşturma alışkanlığı kültürümüze daha çok yerleşse fena olmaz mı? Elbette bu şekilde satış yapan birkaç dükkan var Ankara’da ama ikinci el alışveriş genel olarak Türkiye’de çok benimsenen bir şey değil. Ama aslında sürdürülebilirlik açısından da, orijinal parçalar bulabilmek açısından da oldukça avantajlı bir seçenek.
Haftanın mekanı: Museo del Prado
Haftanın mekanını neden hep yemekle ilgili yazayım ki, müze neden olmasın derken aklıma Prado geldi. Prado, Madrid’in bence ana müzesi (evet Reina Sofia da muhteşem ama Prado daha muhteşem). İçinde saatlerimi geçirdiğim, tabloların önünde büyülenerek öylece kaldığım muhteşem bir müze Prado. İspanyol devleri Velazquez, Goya, El Greco, Titian gibi dev isimlerin tablolarının karşısında gerçekten çok etkileniyor insan – ki benim resimde en sevdiğim dönem bu bile değil, ama gerçekten ne diyebilirim ki, öylece kalıyorsunuz resimlerin önünde. İspanyol değil ama, Bosch’un The Garden of Earthy Delights eseri ise müzedeki en sevdiğim eser. Bir kopyası ofisimde asılı. Kısacası Madrid denince benim için akla ilk gelen şey Prado, ve de sadece İspanya’nın değil, Avrupa’nın en iyi müzelerinden biri.


Haftanın alıntısı
Her bedensel idman benlik için bir dinlenmedir. Durmaksızın düşüncesinde kendi kendini yorumlayan hayatın zahmetlerinden bir anlığına kurtulur. – Dokunmanın Gücü Üzerine, Wilhelm Schmid
Geçtiğimiz ay okuduğum kısacık bir kitap Dokunmanın Gücü Üzerine. Dokunma duyusunu farklı açılardan inceleyerek yazılmış bir deneme.

Kitaptaki bu söz ise özellikle dikkatimi çekenlerden, çünkü bu söz bize beden ile zihnin birbirini dengeleyen iki ayrı alan olduğunu vurguluyor. Günlük hayatın içinde sürekli düşünen, analiz eden, üreten ve kendini sorgulayan zihnimizin gürültüsü ile farkında olmadan yoruluyoruz, benlik ise bu zihinsel yükün baskısı altında kalıyor. Bedensel bir idman—spor, dans, yürüyüş ya da herhangi bir fiziksel hareket—zihni geçici olarak arka plana itiyor ve bizi anda kalmaya zorluyor, bedenimize odaklanmamıza neden oluyor. Böylece düşünsel faaliyetlerin yarattığı yoğunluğumuz hafifliyor, beden devreye girer ve benlik, yorumlamanın ve analiz etmenin yükünden kısa bir süreliğine özgürleşiyor. Bu nedenle fiziksel hareket yalnızca kaslara değil, aynı zamanda ruh haline ve zihinsel dengeye de bir dinlenme alanı sunuyor, bir nevi mola, bir nefes alma imkanı sağlıyor.
Haftanın parçası: Coconut – Ritmo & Antinomy
Geçtiğimiz hafta tango, önceki hafta klasik müzikten seçmiştim haftanın parçasını, bu kez ise biraz farklı bir yere gidiyoruz, psychedelic trance’dayız. Coconut, (adı üzerinde) ritimleriyle büyüleyen Ritmo’nun Antinomy ile ortak çıkardığı son parçası. Adı Coconut çünkü hafif tribal, hafif tropik bir şekilde ilerliyor parça. Ritmo’nun imza kick bass line’ını zaten hemen duyabiliyorsunuz, ritmi ile sizi içine çeken bir parça. Davulları gerçekten de kendinizi bir ormanda, belki hindistan cevizleri altında bir ritüelde hissetmenize neden oluyor. Dropları, melodi ilerleyişi, bass line’ı derken üst üste tekrar tekrar dinletti kendini bana çıktığından beri. Bir de ben bu tarz progressive parçaları defalarca üst üste dinliyorum, ve her dinlediğimde farklı bir şey buluyorum.

Haftanın ilhamı: Kırmızı
Her rengi ayrı severim ama son bir senedir kırmızının yeri bir başka bende. Cesaretin, hareketin, aşkın rengi olarak görülüyor ve özellikle de yeni yıla girerken etrafımızda çok sık gördüğümüz için ve kışla da bir şekilde özdeşleştiği için, daha da fazla kırmızı giyesim geliyor. Kırmızı bize bence gücümüzü sahiplenmeyi hatırlatıyor.

Haftanın hatırlatması
We don’t heal first and love later. We heal in love. Through love. Around love. In the presence of people who are safe enough, stable enough, willing enough to walk with us through the hard stuff.
“Önce iyileşip sonra sevmeyiz. Sevginin içinde iyileşiriz. Sevgi aracılığıyla iyileşiriz. Sevginin etrafında iyileşiriz. Bunu da; bizimle zor zamanlardan geçmeye istekli, yeterince güvenli ve yeterince sağlam insanların varlığında yaparız.”
Yani, sevmek için iyileşmeyi beklemeyin, kendinizi kapatmayın, go with the flow diyoruz.

Haftanın lezzeti: Vulkanfisk – balık çorbası

Şubat ayında Oslo seyahatimde yediğim balık çorbasını asla unutamayacağım. Ben zaten deniz ürünlerini çok severim, balık çorbasını da çok severim, ama Vulkanfisk’te yediğimiz balık çorbası öyle böyle iyi değildi, her gün gidip gidip yiyorduk. Deniz ürünlerinin kalitesi, bolluğu, krema ile birleşmesi falan derken daha şubat ayında bu çorbayı içerken ‘bu sene yediğim en iyi şey bu olacak gibi hissediyorum’ demem boşuna değilmiş. Biliyorum abartıyorum gibi duyuluyor, sonuçta bir balık çorbası ne kadar iyi olabilir yani, ama yok, denemeden anlaşılabilecek gibi bir şey değil. Muhteşemdi. Vulkanfisk’te her şey iyiydi genel olarak ama balık çorbası öyle böyle iyi değildi.
Haftaya bültenin yeni sayısında görüşürüz!
