Haftalık Bülten 4 

Minik bir aradan sonra, haftalık bültenin dördüncü sayısına hoş geldiniz!

Her hafta olduğu gibi bu hafta da, ilham verenleri, keyifli lezzetleri, haftanın mekanını, haftanın alıntısını, hikayesini ve daha fazlasını konuşuyor olacağız.

Haftanın hikayesi: Yaptıkça oluyor mu gerçekten? 

Hani klasik bir laf vardır ya, “practice makes it perfect” — yani yaptıkça daha iyi olur. Peki gerçekten öyle mi? Kısa cevap: Evet, kesinlikle öyle.

Bana bunu ilk öğreten şeylerden biri, 7 yaşımda daha ne yaptığımı bile tam anlamadan başladığım piyano olmuştu. Belki de fark etmeden bu kavramı o yaşta içselleştirdim, normalleştirdim. Disiplinin ve tekrarın bir şeyleri gerçekten dönüştürebileceğini orada öğrendim.

“Peki şimdi bu nereden aklına geldi?” derseniz… Bu seneki kararlarımdan biri, bazen aylarca elimi sürmediğim piyanomla yeniden ve düzenli olarak buluşmaktı. Ayın başından beri bu kararı gerçekten uygulamaya başlayınca (umarım devamı gelir), bu basit ama güçlü gerçeği yeniden fark ettim.

Ne zaman uzun süre piyano çalmasam, geri döndüğümde pek keyif vermiyor; çünkü ister istemez çok gerilemiş oluyorum. Sonra da “zaten yapacak bir sürü şey var” deyip bırakıyorum. Bu kez biraz daha üst üste buluşuyoruz kendisiyle, ve sadece iki hafta boyunca her gün çalmama rağmen, öyle belirgin bir ilerleme var ki… Şu an Chopin’in Mi minör Nocturne’ü (Op.72 No.1) yeniden deşifre ediyorum (çünkü unutuluyor zamanla).

Bu süreç bana aslında hepimizin bildiği ama çoğu zaman görmezden geldiği o gerçeği tekrar hatırlattı: Yaptıkça oluyor.

Şimdi bunu okurken “Ee, bunda ne var, bunu hepimiz biliyoruz” demiş olabilirsiniz. Ben de aynısını dedim kendime. Ama bilmekle uygulamak arasındaki fark o kadar büyük ki… Eminim sizin de aslında yaptıkça ilerleyeceğini bildiğiniz ama bir türlü başlayamadığınız ya da başlayıp yarım bıraktığınız şeyler vardır. O sabrı, o tutarlı emeği gösteremediğiniz alanlar…

Bu yazı, işte tam da onlar için. Başlamak ya da devam etmek için küçük bir işaret olsun.
Unutmayın: Yaptıkça oluyor.

Haftanın mekanı: Cajdzinica Dzirlo 

Aralık ayında, hiç planda yokken bir anda aşırı tatlı bir ekibe dahil olup gittiğim Bosna Hersek seyahatinde, Yağmur’un beni tanıştırdığı muhteşem bir çaycıyla tanıştıracağım sizi: Cajdžinica Džirlo (evet, hâlâ telaffuz edemiyorum).

İçerisi tam anlamıyla Leaky Cauldron’da gizli bir sihir dükkânı gibi. Duvarlardaki raflarda sayısız çay karışımı var ve biz dükkânın sahibi Diana’nın gizli gizli bir cadı olduğuna karar verdik. Kalabalık bir ekiple gitmiştik; herkes farklı bir çay denedi ve hepsi birbirinden güzeldi. Ben orman meyveli bir şey içmiştim ama numarasını hatırlamıyorum — yolunuz düşerse, gözünüze güzel görünen bir ya da birkaç tanesini hiç düşünmeden deneyin.

Diana çok kendine özgü bir kadın. Kendi kuralları ve sınırları var. Siparişleri tek tek alıyor, çayları tek tek hazırlıyor ve her müşterisiyle gerçekten ilgileniyor. Soruları sabırla cevaplıyor, isterseniz çayları koklatıyor; ama bütün bunları yaparken mesafesini de asla bozmuyor. İngilizcesi çok iyi, sohbet etmeyi de seviyor.

Kalabalık grupla gittik demiştim ama ben sonrasında biraz me time yapmak, Boşnak kahvesi içmek ve kitap okumak için ekstra zaman geçirdim burada. Bir ara Diana’nın kedisi geldi, onu sevdim falan. Hava buz gibiydi; kedi, çay, salep, sohbet ve kitap bir araya gelince gerçekten unutulmaz bir Saraybosna öğleden sonrası olarak aklımda kaldı.

Haftanın alıntısı

Bu bakımdan Nietzsche’de bir tür neşe estetiği bulunur: Yaratıcı eylem yoluyla sanat, ayrıcalıklı bir deneyim olan neşeyi meydana getirir ve bize, insanın kendini sürekli yeniden yaratması süreci etrafında, kendi hayatını bir sanat eseri haline getirmesinden ibaret olan ‘başarılı bir hayat modeli’ sunar. 

Frédéric Lenoir – Neşenin Gücü 

Frédéric Lenoir burada Nietzsche’nin neşeyi nasıl ele aldığını anlatıyor: Neşe, pasif bir mutluluk hâli değil; yaratıcı bir eylemin sonucu. Nietzsche’ye göre insan, ancak ürettiğinde, dönüştürdüğünde ve kendini yeniden kurduğunda gerçekten neşeye yaklaşabiliyor. Sanat bu yüzden ayrıcalıklı bir alan: Çünkü insanın dünyayla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi bilinçli bir yaratım sürecine dönüştürüyor.

Nietzsche’nin “neşe estetiği” tam olarak burada başlıyor. Hayatı katlanılması gereken bir yük değil, üzerinde çalışılan bir eser gibi görmek… Kendi değerlerini yaratmak, yaşadıklarını biçimlendirmek ve kendini tek bir sabit kimliğe hapsetmeden sürekli yeniden inşa etmek. Lenoir’ın “başarılı bir hayat modeli” dediği şey de bu: Dış koşullara göre değil, içsel bir yaratım sürecine göre yaşanan bir hayat.

Bu bakışta neşe, her şey yolunda gittiğinde ortaya çıkan bir duygu değil; insanın hayatına “ben bunu böyle kuruyorum” diyebildiği anlarda doğuyor. Kendi hayatını bir sanat eseri gibi ele almak, belki de neşeyi en sürdürülebilir hâliyle deneyimlemenin yolu.

Haftanın parçası 

Chopin Nocturne Opus 72 no 1 

Dedim ya bu sıralar tekrar piyano çalıyorum diye, açılışı da bir tık daha kolay ve geri dönüşü yormayacak bir parçayla yapmak istedim, bu sıralar bu Nocturne üzerine çalışıyorum. Çocukluğumdan beri Chopin aşığıyım zaten, bu da Chopin’in oldukça duygusal Nocturne’lerinden biri. Kişisel favorim diyemem, ama çok çok sevdiklerimden. 

Haftanın ilhamı: Neşe 

Az önce de alıntı yaptım zaten, yine benzer doğrultuda gideceğiz. Bu hafta kitap kulübümüzde Frederic Lenoir’ın Neşenin Gücü kitabını okuduk ve neşe üzerine tekrar düşünmeye başladım. Neşeyi çoğu zaman başımıza güzel bir şey geldiğinde hissedilen geçici bir coşku gibi görüyoruz. Oysa Lenoir’ın de altını çizdiği gibi neşe, koşullara bağlı bir ödül değil; hayata karşı aldığımız bir tavır.

Neşe, her şey yolundayken değil, her şey mükemmel olmak zorunda değilken ortaya çıkıyor. Kontrol etmeye çalışmayı biraz bıraktığımızda, kıyaslamayı azalttığımızda, sürekli “daha fazlası”nı kovalamadığımızda… Kısacası hayatı olduğu hâliyle kabul ettiğimiz anlarda.

Belki de bu yüzden neşe, zor zamanlarda bile var olabiliyor. Çünkü o, dış dünyanın sunduklarından çok, iç dünyamızda açtığımız alanla ilgili. Yavaşladığımızda, gerçekten bağ kurduğumuzda, ürettiğimizde, öğrendiğimizde ve anın içinde kaldığımızda kendiliğinden beliriyor.

Bu haftanın ilhamı olarak neşeyi seçmemin sebebi tam da bu. Daha neşeli olmaya çalışmak değil; neşenin zaten nerelerde saklandığını fark etmek. Belki bu hafta kendimize sormamız gereken şeyler bunlardır:


Neşeyi bugün hayatıma nasıl daha fazla dahil edebilirim, veya kitaptaki bölümlerin birinin adından direkt ilham alırsak: Neşeyi nasıl yeşermeye bırakabilirim? 

Haftanın hatırlatması: Doğal dopamin kaynakları 

Günümüzde sık sık “dopamin bağımlılığı”ndan bahsediyoruz ama aslında bağımlı olduğumuz şey dopaminin kendisi değil; sahte dopamin. Sosyal medya, şekerli gıdalar, online alışveriş gibi hızlı ödüller, zamanla ödül sistemimizi bozacak kadar baskın hâle geliyor.

Mesele elbette “bunları tamamen hayatımızdan çıkaralım” değil. Asıl mesele neyi, ne dozda yaptığımız ve kendimizi kandırmamamız. Kısa süreli hazlarla gerçekten iyi hissetmeyi birbirine karıştırdığımızda, bedelini odak kaybı, tatminsizlik ve yorgunlukla ödüyoruz.

Tam da bu yüzden doğal dopamin kaynaklarını kendimize hatırlatmak önemli:
fiziksel hareket, üretmek, biriyle gerçekten bağ kurmak, öğrenmek…
Bunlar yavaş çalışır ama derine iner. Aslında zaten bunca karmaşanın arasında tam olarak ihtiyacımız olan şey de bu değil mi? Derinleştikçe bizi gerçekten besleyen, kalıcı bir iyi olma hâli yaratan şeyler.

Favori dopamin ve endorfin kaynaklarımdan biri: hareket.

Haftanın lezzeti: Çırpılmış yumurta 

Beni yakından tanıyanlar bilir, genelde gerçekten zor beğenirim. Ama bunu gıcıklık olsun diye yapmam; güzelin hakkını mutlaka veririm, beğenmediğim bir şey varsa da gider, (mümkünse) öğrenir ve kendim yaparım. Çırpılmış yumurta benim için tam olarak böyle bir mesele.

2016 yılında İstanbul’a taşınıp daha ciddi şekilde yemek yapmaya başladığımda öğrendiğim ilk “şef tariflerinden” biridir kendisi. “Altı üstü çırpılmış yumurta, bu kadar bahsetmeye değer mi?” diyorsanız, cevabım net: Doğru yapılan bir çırpılmış yumurtanın lezzeti asla görmezden gelinemez. O derece seviyorum. Hatta dışarıda yediğim kahvaltılarda neredeyse hiç beğenmediğim için, zamanla dışarıda yumurta yememeye başladım bile.

Peki bu çırpılmış yumurtanın sırrı ne? Nasıl bu kadar güzel yapıyoruz?

Öncelikle: Yumurtayı asla sıcak tavaya kırmıyoruz.
Derin bir tavaya ihtiyacımız var. Yumurtaları soğuk tavaya kırıyoruz, orada çırpıyoruz. Sonra kısık ateşe alıyoruz, biraz tereyağı ekliyoruz ve hiç durmadan, hızlı hızlı karıştırıyoruz. Minik minik parçalar oluşmaya başladığında tavayı ateşten alıp tezgahta çırpmaya devam ediyoruz. Bu aşamada biraz tuz ekliyoruz. Sonra tekrar kısık ateşe. Çırpmaya devam.

Ne kadar yavaş ve uzun sürede pişerse, o kadar müthiş oluyor. Parçalar iyice belirginleştiğinde ise dikkat: Bir anda fazla pişip bütün lezzetini kaybedebilir. Islak kalmalı. Sakın katılaştırıp bütün emeğinizi çöpe atmayın, üzülürüm. (Elbette katı hâli de yenir ama anlattığım o lezzeti gerçekten anlayabilmek için ıslak dokusuyla bırakmanız şart.)

Süt yok, krema yok, başka hiçbir şey yok.

Ve en önemli detay: Kahvaltıda her şeyi hazırladıktan sonra yumurtayı yapıyoruz. Çünkü çırpılmış yumurta piştiği an servis edilmeli, servis edildiği an da yenmeli.

Haftaya diğer bültende görüşmek üzere!

Bir Cevap Yazın