Hepimiz başımıza gelen olayları, insanları, durumları bir şekilde sözcüklere dökerek anlamlandırıyoruz. Herkes gibi biz de dünyayı kendi bakış açımızdan görüyor, bu gözle değerlendiriyor ve yorumluyoruz. Bu, insan olmanın çok doğal ve kaçınılmaz bir yönü.
Bazı kavramlar çevremizde, toplumda ya da aile içinde o kadar uzun süredir yanlış kullanılıyor ki, biz de onların anlamlarını sorgulamadan olduğu gibi benimsiyoruz. Bu kavramlar bazen dilimize, bazen düşünme şeklimize yerleşiyor. İşte tam bu noktada, “unlearning” yani yanlış öğrenileni unutma süreci devreye giriyor.
Unlearning, öğrenmekten daha zor bir süreç çünkü insan, doğru bildiğinden şüphe etmez. Ama belki de zaman zaman durup, “Ben bu kavramı gerçekten ne kadar doğru biliyorum?” diye sormak gerekiyor. Elbette her şeyi doğru bilmemiz mümkün değil ama sık kullandığımız kelimeleri, yerleşmiş düşünce kalıplarını ara sıra sorgulamak; bu kelimelerin neyi temsil ettiğini, neyi temsil etmediğini araştırmak bizi daha berrak ve sağlıklı bir ifade diline, kendimizi ve başkalarını daha iyi anlamaya, oradan da daha sağlıklı ilişkilere götürebilir.
Gözlemlerim ve kişisel deneyimlerim, özellikle son zamanlarda bazı kavramların çoğumuz tarafından ne kadar sık ama ne kadar tam olarak bilmeden kullanıldığını fark etmeme neden oldu ve bu farkındalık, beni bu kelimelerin kökenlerini ve gerçek anlamlarını yeniden irdelemeye yöneltti.
O zaman hadi birlikte bakalım, kimi zaman düşünmeden tekrar ettiğimiz bu kelimeler, aslında ne anlama geliyor? Ve biz onları hangi anlamda kullanıyoruz?
İçindekiler
Narsisizm ve Özgüven
Bu iki kavram o kadar fazla birbirine karıştırılıyor ki, eğer kendini göstermeyi seven, kendinden emin ve biraz da dikkat çeken biriyseniz bir noktada narsisist damgası yemeniz çok muhtemel. Fakat narsisizm ve özgüven arasında çok temel ve çok ciddi farklılıklar var.
Narsisizm kırılgandır, sürekli dışarıdan beslenme ihtiyacı duyar. Narsisist insan aslında kendini onaylamaz, kendini beğenmez. Dış onay, onun bütün kaynağıdır ve gücünü oradan alır. Narsisist biri eleştiriye tahammül edemez, ne olduğu fark etmeksizin her konuda en iyidir (ama bunun içinin boş olduğunu kendi de içten içe bilir) ve karşıdakinin sınırlarına saygı göstermez. Gerçeklerle uyuşmayan bir üstünlük algısına sahiptir narsisizm. Yani aslında narsisist, özgüvenli görünmesine rağmen öyle değildir.
Özgüven ise, kişinin kendi yeteneklerine, kararlarına ve değerine güven duymasıdır. Evet kendini beğenir, ama dış onay bağımlısı değildir, dış dünya onu beğenmediğinde dünyası başına yıkılmaz çünkü dünyası içeriden kurulmuştur. Kendini gerçekçi değerlendirir, hata yapmaktan korkmaz, başkalarının fikirlerini alır ama onlara bağımlı değildir. Kendi değerini bilirken, başkalarının varlığına da kabul eder, onlara saygı duyar ve ona göre davranır.
Peki neden karıştırılıyor?
Narsisizm de dışarıdan oldukça güvenli bir görünüş sergileyebiliyor aslında, ve bu görünüş de özgüvenle karıştırıldığı için her özgüvenli insana bir anda narsisist diyebiliyoruz. Özgüven, sağlıklı ve gerçekçi bir kendini değerleme iken, narsisizm, bu değerin aşırı ve gerçeklikten kopmuş bir halidir. Bilinenin aksine narsisistler aslında özgüvenli değildir. Ama dışarıdan bakınca özellikle yüzeyde benzer göründükleri için karışmaları çok doğal tabii.
Önemli not: Narsisizm, psikoloji alanında dikkatle ve kapsamlı değerlendirmeler sonucunda konulabilen bir tanıdır. Yani bu tür bir teşhis ancak uzman psikologlar tarafından, uzun süreli görüşmeler ve detaylı analizler sonrası yapılır. Bu yüzden karşımıza çıkan kişileri “narsist” olarak etiketlemekten kaçınmamız oldukça yerinde olacaktır çünkü herkesin davranışları farklı nedenlerle benzer görünebilir.
Narsisizm bir spektrumdur, yani aslında kişilerin kendinde farklı derecelerde narsistik özellikler taşıması normaldir. Bazı kişilerde bu özellikler sadece kişilik eğilimi olarak kalırken, bazı durumlarda çok yoğunlaşıp “Narsisistik Kişilik Bozukluğu” adı verilen psikiyatrik bir duruma dönüşebilir.
Dürüstlük ve Patavatsızlık
Dürüst olabilmek bir erdem ve gerçekten anlamlı ilişkiler kurabilmemizde bize çok yardımcı bir özellik. Fakat bu dürüstlüğün patavatsızlık tarafına kayması da an meselesi olabiliyor, yani her aklımıza geleni söylemek dürüstlük zannedilebiliyor. Oysa dürüstlük, filtresizlik veya kabalık değil aslında. Birini incitmeden, karşıdakinin alanını da gözeterek, ona saygı göstererek ve doğru kelime seçimi ile gerçeği ifade edebilmek olarak tanımlayabiliriz dürüstlüğü. Patavatsızlık ise çoğu zaman saygısızlık sınırına dayanır, ve hatta o sınırı aşar. “Ben sadece dürüstüm” diyerek aklımıza geleni, kelimelerimize dikkat etmeden, karşıdakinin hislerini gözetmeden, karşıdakinin sınırlarına girerek ifade etmek aslında kabalığı maskelemenin, söylediklerine dikkat etmekten ve sorumluluktan kaçmanın bir yoludur. Dürüstlük iyileştirir, köprüler kurar. Patavatsızlık ise kırar, köprüleri yıkar.
Tutku ve Takıntı
Bir şeye düşkün olmakla takıntılı olmak arasında sık sık karışıklık yaşanır, oysa ikisi benzer görünmekle birlikte, birbirinden farklıdır. Bir şeyden vazgeçmediğiniz zaman, bu vazgeçmeme hali takıntı olarak adlandırılabilir çünkü aslında birbirlerinden farklı olmalarına rağmen takıntı ve tutkunun ortak noktasıdır vazgeçmemek. Takıntıda insanın gözü başka hiçbir şeyi görmez, zihnin tek bir noktaya kitlenir, esneklik ve çeşitlilik kaybolur. Ne pahasına olursa olsun, belki hem kendine hem başkalarına zarar vererek o takıyı bırakmaz insan. Takıntıda kontrol etmek isteriz, yönetmek ve sahiplenmek isteriz. Ayrıca takıntı, tek taraflıdır ve karşıdan beslenmeyen bir durum olmasına rağmen sürdürülebilir.
Tutku ise farklıdır. Tutku, güçlü ve vazgeçmeyen bir bağdır. Dediğim gibi ikisinin ortak noktası vazgeçmemek olduğu için çok karıştırılır. Tutku da kararlıdır, vazgeçmez, bırakmaz ama bununla birlikte alan açar, özgür bırakır ve aynı zamanda yol gösterir. Takıntıysa tam tersine, kısıtlar ve yorar. Tutku vazgeçmez, takıntı ısrar eder.
İyiliğini Düşünmek ve Kontrol Etmek
Özellikle bizim gibi birbirinin hayatına müdahil olmayı normalleştirmiş toplumlarda bu üstü örtülü kontrol bağımlılığı, kendini iyi niyet adı altında hiç fark ettirmeden gizliyor. “İyiliğini düşünüyorum” demek, çoğu zaman iyi niyetle söylendiği düşünülen bir ifade olsa da, bazen (hatta çoğunlukla) bir kontrol aracına dönüşebiliyor. Aslında bu, karşı tarafın da bir birey olduğunu ve kendi kararlarını verme hakkını tam anlamıyla kabul etmemek, karşıdakinin karar verme becerisine inanmamak demek. Bu ‘‘iyiliğini düşünme“ maskesinin altında, ‘sen kendi başına bunu yapamazsın, ben daha iyi bilirim’ mesajı saklanabiliyor ve bu bir alışkanlık haline gelebiliyor.
Bu kontrolcülük, ilişkilerde sağlıklı sınırların aşılmasına, karşı tarafın özgürlüğünün kısıtlanmasına ve giderek karşılıklı güvenin zedelenmesine yol açabiliyor. Sözde iyi niyetle başlasa da, sonunda o “iyilik” kişinin kendi kontrol etme ihtiyacını tatmin ettiği bir araca dönüşebiliyor.
Elbette, birbirimizi düşüneceğiz, destek olacağız ve ihtiyaç duyduğumuzda birbirimizin yanında olacağız. Ama bunu yaparken, karşı tarafın bireyselliğine saygı göstermek ve ona kendi kararlarını alma hakkını tanımak en büyük iyilik aslında. Çünkü gerçek sevgi ve saygı, özgür bırakmakla, karşımızdakine saygı duymakla başlar. Saygı duymadığımız birini derinden sevemeyiz.
Yargılamak ve Soru Sormak
Soru sormak, her zaman karşındakini anlamaya çalışmak anlamına gelmez. Maalesef bazen soruyorum derken yargılıyor olabiliyoruz. “Neden böyle yaptın?”, “Bunu gerçekten düşündün mü?” gibi sorular, iyi niyetle değil de şüpheyle, baskıyla yöneltilince, insanın kendini savunmaya geçmesi kaçınılmaz olabiliyor.
Oysa gerçek anlamda anlayışla sormak, karşıdaki kişiye alan açar, ona değer verdiğimizi, onu gerçekten anlamak istediğimizi gösterir. Soru, doğru kullanıldığında tehdit değil, bir köprü kurma aracıdır. İletişim kurmak istiyorsak, öncelikle karşımızdakinin dünyasına özenle yaklaşmalıyız. Objektif ve yargılamayan bir bakış açısından, gerçekten merak ederek ve anlamayı hedefleyerek dinlemeliyiz sorduğumuz soruların cevaplarını. Bu tabii ki otomatik bir süreç değil, zaman, bilinç ve emek gerektiren bir yaklaşım.
Sınırlar ve Bencillik
Sınır koymak, kendini korumak demektir, duygularımızı, enerjimizi, zamanımızı ve alanımızı koruyarak kendimize saygı göstermektir. Bu da aslında ne istediğimizi ve ne istemediğimizi önce kendimizin net olarak bilmesi ve sonra da net olarak ifade etmesi ile mümkün olur. Sağlıklı sınırlar, karşılıklı saygı ve güveni artırarak ilişkilerin daha dengeli ve sürdürülebilir olmasına katkıda bulunur. Sınır koymak iki taraflıdır, çünkü hem kendine hem de başkalarına alan açmak anlamına gelir “ben buradayım ve bu benim alanım” derken, karşı tarafın da kendi alanına saygı göstermek demektir. Gerektiğinde hayır diyebilmek, kendi ihtiyaçlarını önceliklendirmek sağlıklıdır ve sınır koymanın önemli bir parçasıdır.
Bencillik ise başkalarının ihtiyaçlarını sürekli görmezden gelmek anlamına gelir, kendi istek ve ihtiyaçlarını her şeyin üstünde tutmak ve karşıdakini umursamamak olarak nitelendirebiliriz bencilliği. Bu davranış, empati eksikliğini beraberinde getirir. Başkalarının duygularına, sınırlarına ve durumlarına duyarsız kalmak bencilliğin önemli bir işaretidir. Benim sınırlarıma saygı duyacaksınız ama sizin sınırlarınızı yok sayacağım der bencillik aslında. Sürekli kendi çıkarını savunmak ve orta yolu bulmamak, taviz vermemek bencilliğin temel özelliklerindendir.
Peki neden karıştırılıyor?
Sınır koymak kişinin “hayır” demesini ve kendi ihtiyaçlarını önceliklendirmesini gerektirir. Bu durum bazen dışarıdan ‘sadece kendini düşünüyor’ şeklinde bir algı yaratabiliyor. Oysa sınır koymak, aslında kişinin sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için kendi alanını ve duygusal sağlığını korumasıdır. Ve hep dediğim gibi eğer kendi alanımızı koruyamaz ve duygusal sağlığımızı koruyamazsak, tatmin edici ilişkiler kurmamız mümkün olmuyor.
Bencillik ise genellikle başkalarının ihtiyaçlarına ve sınırlarına saygısızlık olarak karşımıza çıkar. Ancak insanlar, sınırlarını belirleyen kişileri yanlış anlayıp “bencil” olarak etiketleyebilirler çünkü bu durum onlara rahatsızlık verir veya alışık olmadıkları bir davranıştır. Aslında burada da bir çelişki oluşur, kendi istediğimiz gibi bize davranmayan birini bencil olarak etiketleriz, ama bu durumda biz, onu bize istediğimiz gibi davranmaya zorlayarak kendimiz bencillik yapmış olmuyor muyuz?
Bu arada bu sınır meselesinde de ince bir nüans var, sınırlar da duvarlarla karıştırılmamalı. Duvar örmek sadece kendi istediğinde diretmek anlamına gelebilir ve sınır adı altında gizlenebilir. Duvar esnemezken, sınırlar üzerinde konuşulabilir ve sınırların asıl amacı, kendini korumak ile birlikte iletişim ve ilişkileri güçlendirmek ve sağlıklı hale getirmektir. Tabii sınırı bize uymayan kişiler ile ilişki kurmamak da tamamen kişisel bir tercihtir.
Ah bu kavramlar ve hepsinin birbirine bu kadar iç içe geçmiş olması, hepsinin çok ince nüanslar taşıması, aralarında çok ince çizgiler olması ve sürekli birbirine girmesi. (Minik bir isyan moment)
Tespit ve Yorum
Tespit, gerçeklerin objektif olarak ortaya koyulmasıdır, herhangi bir kişisel dokunuş içermez. Yorum ise bu gerçeklerin kişisel algılarla, duygu ve deneyimlerle ifade edilmesidir. Hatta yer yer saptırılması bile olabilir çünkü yorum subjektiftir. Sağlıklı bir iletişim için önce bu farkı bilmek, sonra da nerelerde kişisel bakış açımızın devreye girdiğini gözlemleyip anlamak gerekiyor. Ve şunu da unutmamak lazım, her ne kadar karşımızdakini anlamaya çabalasak da, empati yeteneğimiz güçlü olsa da, birçok şeyi otomatik olarak kendi bakış açımızdan değerlendiriyor ve tespit sandığımız şeyleri bilmeden yorumluyoruz. Bu noktalarda kendimizi fark edip, karşımızdakinin bizden bambaşka biri olduğunu ve onun da en az bizimkine ait kendi bakış açısı olduğunu kabul etmek gerçekten çok büyük önem taşıyor.
Aşk ve Alışkanlık
Aşk ve alışkanlık, hepimizin bir noktada mutlaka deneyimlediği bir kafa karışıklığı bence. Aşk, karşılıklı hayranlık, derin bağ ve yakınlık hissidir ve içinde heyecan, merak, şefkat gibi birçok şey barındırır, ve elbette aşkta özgürlük de vardır, karşımızdakine olduğu gibi olma özgürlüğünü tanımak aşkın çok büyük bir parçasıdır.
Alışkanlık ise çoğu zaman bir konfor alanıdır, tanıdık olanı terk etme korkusu ile sürdürülen, duygusal derinlikten çok korkularla şekillenen bir bağ. ‘Onsuz yapamam’ düşüncesi bazen sevgiden değil, başta belirsizlik korkusu olmak üzere birçok farklı korku türünden doğar ve bizi hapseder. Bu yüzden aşk zannedilen şey bazen sadece rutine, geçmişe ya da kaybetme korkusuna ellerimizi yaralama pahasına sıkı sıkı tutunmaktdır.
Aşk ve alışkanlık, çoğunlukla birbirine benzer duygusal tepkilerle geldiği için karıştırılır. Her iki durumda da birine ihtiyaç duymak, varlığına alışmak ve yokluğunda bir boşluk hissetmek vardır. Ancak alışkanlıkta bu boşluk, çoğunlukla duygusal bağdan değil değişim korkusundan ve/veya yalnız kalma endişesinden kaynaklanır. İnsanın konfor alanına bu denli sıkı sıkı tutunma eğilimi gerçekten çok enteresan, bilinmezlikle öyle bir savaş halindeyiz ki. Zihin, tanıdık olanı güvenli sanıyor ve ne olursa olsun bırakmak istemiyor, o yüzden de aşkı alışkanlıkla karıştırıyor. Aşk, canlılık isterken alışkanlık devam etmek ister – bu mutsuzluğumuz pahasına da olsa.
Son
Kendini önceliklendirmek, sınır koymak, aşk, bencillik, alışkanlık… Hepsi deneyimlediğimiz, gözlemlediğimiz, ama zaman zaman iç içe geçen, hatta birbirine karıştırılan kavramlar. Bazen gerçekten aralarında öyle ince bir çizgi oluyor ki, karıştırmamak elde değil. Ama duyguların dili karmaşık ve çok katmanlı olsa da, onları tanımak ve adlandırmak hem kendimizle hem başkalarıyla olan ilişkilerimizi çok daha güçlü, çok daha nitelikli hale getirebiliyor.
Bu arada listemde birçok kavram daha var ama hepsini yazarsam bu yazı çok uzayacak diye bölmeye karar verdim. “Karıştırılan Kavramlar – Part II” olarak yeni bir yazı da geliyor.
Cheers to feeling our feelings deeply.
